Sunday, May 25, 2008

türk silahli kuvvetleri'nin bilime müdahalesi -bölüm 2- 12 eylül 1980


"sayın prof. dr. şerafettin turan
türk dil kurumu başkanı
ankara

2876 sayılı atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu kanunu gereğince, türk dil kurumu başkanlığına atanan, prof. dr. hasan eren'e, eski başkanı olduğunuz kurumun devir ve teslimini rica eder, saygılar sunarım.

em. org. suat ilhan
atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu başkanı"

bu yazı tsk'nın bilime müdahalesinin en güzel kanıtıdır. bu olay sadece atatürk'ün kalıtına(miras) uygun bir şekilde özerk olarak bilime katkıda bulmuş türk dil kurumuna değil, türk tarih kurumunda da gerçekleşti. biraz arkaplan bilgi vermek gerekirse 1932 yılında kurulan türk dili tetkik cemiyeti, atatürk'ün kalıtından iş bankası tarafından nemalandırılan atatürk'ün gelirlerini türk tarih kurumu ile yarı yarıya paylaşmaktaydı. buradaki en önemli ayrıntı ise bu kurumların devletten bağımsız olarak, bir sivil toplum kuruluşu gibi dernekler yasasına tabi olarak çalışmasıydı bu amaç. atatürk'ün mirasının da işlevi, bu kurumların maddi açıdan bağımsızlığa sahip olması ve devlete bile tabi olmadan özgürce bilim üretmelerini sağlamaktı.

peki bu müdahalenin amacı neydi, tsk nın ideolojik duruşu bu hadisenin ifa edilmesine nasıl neden oldu? bu emrin gönderilmesinden bir ay önce dönemin genelkurmay ve devlet başkanı bakalım soma gezisinde halka neler söylemiş;

"atatürk'ün bıraktığı vasiyeti yerine getirmek istiyoruz. vasiyetinde ne söylenmişseonu harfiyyen yerine getiriyoruz. son zamanda biliyorsunuz atatürk'ün dil kurumu ve tarih kurumu üzerine bazı spekülasyonlar yapılmaktadır. sözde biz atatürk'ün vasiyetini ortadan kaldırıyoruz diye bir vaveyla kopmaktadır. halbuki hakikat böyle değildir. anayasanın 134. maddesinde atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu diye bir kurumun kurulacağı belirtilmiştir işte bizim yaptığımız budur."

ardından o zamanki dil kurumu ile ilgili yorumlarına geçer;

"maalesef o kurum, bir zamanlar dağlarda gezen eşkiyayı vuran jandarmayı kötüleyen şiirlerin yer aldığı ve o eşkıyayı kahraman yapan bir şiir kitabına birincilik ödülü vermişti... işte bunları önlemek için biz bu kurumların başına ayrı bir kurul getirdik ve bu kurulun gözetimi ve denetimi altında görev yapmalarını arzu ettik. (...)"

aynı askeri devlet başkanımız 22 ağustos tarihindeki izmir gezisinde bu icraatlarına gelen tenkitlerle ilgili şunlar söylemiş;

"bu konuda söylenenler maksatlı ve kötü niyetlidir... dil birliği, milli birliğin en başta gelen vasfıdır, özelliğidir. eğer çocukla babası birbirini anlamazsa, millet yeni dili kullanan, eski dili kullanan diy eikiye bölünürse, ki bugün bölünürse, dil birliğimizden dolayısıyla milli birliğimizden söz edilebilir mi?.. biz o tarihlerde ortaokulda okurken sağ sol demezdik, eğmen eyser derdik... bu kadar dilimize arapça farsça girmişti. onun içindir ki atatürk bunu halletmek gereğini duymuş ve türk dil kurumunu kurmuştur... bu sefer de tam tersi olmuş, yeni yeni türkçe, yeni kelimeler girince, bu sefer de eski nesil yenileri anlamamaya başlamış, ikisinin ortasını bulmuşlar 1936-1937 senelerinde.

"eğer aynı manaya gelen sözcükleri dilimizin zenginliği olarak değilde, sağcı türkçe solcu türkçe diye yorumlarsak bizi bölmek isteyenlerin eline en büyük silahı vermiş oluruz. bugüne kadar dilimiz üzerinde yapılmakta olan tartışmalarda ben bunu görmekteyim. genç nesil bizi anlamazsa biz onun söylediklerini anlamzsak, o zaman o genç nesil babasını, ağabeyisini, geri kafalılıkla suçlamaya başlar. bu birinci tehlike. ikinci tehlike, atatürk hakkında ya diğer konular hakkında yazılmış aldığı zaman okuyacak, anlamayacak. şu zamanda yazılmış olan kitapları okuyacak. onların içinde de bir çok sapık fikirleri savunan eserler var. onları okuyacak ve eskiyi unutacak. bunun tehlikesini ben burada görüyorum. eskiyi unutturmak, yeni bazı sapık ideolojilerle onları yetiştirmek. bu durum karşısında sevgili vatandaşlarım takip edilecek yol, dil birliği ve dilin milli yapısının korunması yönünde olmalıdır. atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu işte bunu yapacaktır."

anlaşılan devlet başkanımız dilin yenilenmesinde bir "tehlike" görmüş ve vatanımızın bölünmemesi için böyle bir yola gitmiştir. tam da anlaşılması gereken nokta budur, yani dil alanında bilimsel yenilikleri bile kendisine tehdit olarak gören cunta, radikal bir adım atarak atatürk'ün mirasına da el koyarak, hiç bir hukuki dayanağı olmadan sadece ideolojik nedenlerle bilim kurumlarını boyunduruğu altına almıştır. bu sadece bilime değil eğitime ve kültüre de yapılmış bir müdahaledir. böylece kendini anayasa ile hukuki güvence altına almış olan cunta, ulusal kültüre de el atarak bu eksende çok daha büyük bir yatırım yapmıştır. bu kültür müdahalesinin ayrı bir tezahürü olan trt yasaklarını oktay akbal'dan okuyalım:

"trt genel müdürlüğü yeni bir kara almış, ecevit sözcükleri adını verdiği -neden ecevit sözcükleri; türkçe sözcükler bunlar!-
birtakım sözcükleri yasaklamış... radyoda tv'de bu sözcükleri kullanmak yasak! anlamak güç, sözcüğe nasıl yasak koyulur? (...)bu gidişle, 'devlet dairesi' olan tdk, tbmm'ye bir yasa çıkarttırır; 'şu şu sözcükleri kullanmak, konuşmak, yazmak, bilmem hangi madde uyarınca yasaklanmıştır., cezası şu kadardan bu kadaradır," diye bir girişime de kalkışır mı dersiniz?(...)

"yasaklanmış sözcükler hangileri mi? "ani, bağıt, baş yapıt, bileşim, çağcıl, deneysel, devinim, dize, doğa, doğal, düşsel, düzelti, kuram, olanak, görsel, onursal, olasılık, uluslararası, yandaş, yaşam, yapıt, yanıt, yapay, yasal, toplumbilim, örneğin, yazman, tüm, tümce, söylev vb..."

cunta yönetimi, devlet başkanının yukarı anlattığı, kuşakların birbirini anlamaması, ve hatta ileri giderek sözcük icatçılığı suçlaması ile bilimsel bir karar vermiş ve kelime yasaklamıştır, tehlikedeki vatanın bölünmesini önlemek için. bu kararın geniş versiyonu -sel, -sal ve -el -al ekleriyle türetilmiş kelimeler yerine arapça -i eki kullanılmasının kullanılmasının diretilmesi kadar genellenmiştir. -el -al eklerinin halk tarafından benimsenme iddiası geriye dönük bir şekilde değerlendirildiğinde ne kadar bilimsellik uzak olduğu açıktır. oysa ki, doğal kelimesi yerine tabii, yapay kelimesi yerine suni kullanılmasını uygun görmüştü cunta netekim.

evet sevgili postal severler, bu strateji komplo teorisi değil verilere dayanmaktadır. maddemizin* sözkonusu diğer kurum olan türk tarih kurumunun devletleştirilmesiyle doğrudan bağlantılı olaylar bu stratejiye şahitlik etmektedir.

onlarca yıldır yayınları ve örgütlenmeleri ile hazırlıklarını tamamlamış ve darbe ile kendilerine bir anda büyük bir manevra alanı bulan türk-islam sentezcileri, aydınlar ocağı taifesi 1983 yılında milli kültür raporunu yayınlamıştır. bu raporun özeti "milletin temeli aile, cami ve kışladır"dır. o dönemde getirilen din dersi uygulamaları bu raporun ne kadar ciddiye alındığını göstermektedir. zaten ileriki üç yıl içerisinde bu grup * türk tarih kurumu kadrolarına yerleşerek bir diğer akıl almaz rapor yazacaktır.

ancak ondan önce cuntanın ideoloğu olan bu grubun ve savunduklarının aydınlar arasındaki tezahürüne bakalım. türk dil kurumunun son genel yazman olan cahit külebi'nin 26 eylül 1985 cumhuriyet yazısından:

"26 eylüllerin (dil bayramlarımızın) 53'üncüsünü kutlama günü gelmişken, türk dili çalışmalarının biçim değiştirmesi, daha doğrusu, tam anlamıyla durmuş bulunması karşısında acınmakla yetinmemek herkesçe doğal görülmeye başlandı. herkes, ekonomik bozgun üzerinde büyük bir duyarlılık gösteriyor da uygulanan kültür değişimi siyasaları birkaç aydından başka kimsenin dikkatini çekmiyor.

(...) "atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu: bu kurulun yüksek yöneticileri arasında 40 yıldan beri atatürk'e karşı olanlar bulunduğu gibi, daha alt yöneticilerin de hep dilimizin özleşmesine karşı kimselerden oluştuğu bilinmektedir. bunların türk dili çalışmalarını durdurmak için görevlere seçildiklerini söylemek herhalde yanlış olmaz.

"türk-islam sentezi: artık her alana gölgesi düşen, ama ne olduğu bilimsel yoldan açıklanamayan bu girişimin batı uygarlığından, atatürkçülükten bir dönüş, ülkemizin ortaçağa sokulmasını amaçlayan bir girişim olmadığının laik ve uygar türkiye cumhuriyeti'nde açıklanması gerekir. "

sonuçta 1986 yılında akdtyk tarafından türk kültür planlama teşkilati raporu yayınlanmıştır. bu raporda bugünlerdeki tarih kitabı yazımındaki uygulamaların kaynağı belirlenmiş olmakla beraber, şu çok önemli cümleyi barındırmaktadır.

"kültür politikası devletin milli güvenlik siyasetinin bir parçası olarak görülmektedir. "

geriye dönük bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde bu raporların ve aydınlar ocağının tsk müdahalesi ile toplumun kültürünü ve tahayyülünü değiştirmekte ne kadar büyük bir başarıya ulaştığını görüyoruz. sadece bu başlığın altına yazanlardan bile bu anlaşılabiliyor.

ahmet şık'ın da dediği gibi bu ülkede polise askere gerek yok, çünkü herkes herkesin polisi.

evet sevgili postal severler bir entrymizi daha bitirirken sizlere bu madde*deki alıntıları yaptığım atatürk'ün türk dil kurumu ve sonrası (bilgi yayınevi, 1986) kitabından bir parça cahit külebi ile bitirmek istiyorum.

"cumhuriyetle oluşan çağcıl türkiye devletinin şimdiki sorunlara yüzeyden bakmak ve bütün eksiklikleri, yanlışlıkları ekin*de, bilimde, sanatta ve çağdaş eğitim sisteminde aramak çıkar yol değildir. 'birlik beraberlik' derken ayrılıklar yaratılmaktadır. toplumsal, siyasal sorunlarla karşılaşan ülke yalnız biz değiliz. daha önce türkiye cumhuriyeti'nde bunalımların çözüm yolları bulunmuş, başarıya da ulaşılmıştır. başka ülkelerde de çözüm yolları bilimsel örnekler oluşturmaktadır. tutulan yol bizi ortaçağ karanlığına sürüklemektedir. bu yoldan dönülmelidir."

13.06.2007

Friday, May 23, 2008

türk silahli kuvvetleri'nin bilime müdahalesi -bölüm 1- 12 nisan 2007



yaşar büyükanıt'ın 12 nisan 2007 basin toplantisi'nın özetini değil, tümünü dinleme şansım olmuştu. akşam haberleri dinlediğimde farkettim ki, benim üzerinde durduğum konuların aksine, terörizm ve askeri konular üzerinde durulmaktaydı, bu özetlerde. ancak benim hatırladığım kısımlarda, bu basın açıklamasında bilimsel olarak tartışma konusu olan kavramlar üzerinde çok kesin bir "gerçek"1ik tanımı mevcuttu. bunu rakı masasında söylediğimde, amiyane tabir ile "askerlikte mantık olmaz" diyerek savuşturulmaktayım, ancak hatırlamak gerekiyor ki askerlerin üniversite ve bilim üzerineki etkileri gözardı edilemez, özellikle de darbe sonrası dönemlerde. askerin sosyal bilimlere bakış açısına güncel bir örnek olması açısından bu basın açıklaması incelemeye değerdi.

ordu ile ilgili en önemli sorun siyasete müdahale gibi tahayyül edilmekte iken, bu basın açıklaması bizlere de daha da tehlikeli olanı yani askerin klasik sınıfsal olarak entelijansiyanın* olan alana tecavüz ederek, düşünsel üretime ket vurmasını olduğunu çok açıkça örneklemiştir. konu siyasaldır ve de türkiye'nin siyasal tarihini ilgilendirmektedir, ancak akademinin tartışma alanı olan içrek bir konuyu askeri/siyasal "kırmızı çizgi" olarak tanımlayarak bunu tabu haline getirmek yapılan en büyük yanlıştır. siyaset için askerin "tavsiyesi"nin tehditkarlığı, düşünsel bir mecrada uygulandığında toplum hayatına olan etkisi katlanmakta, özgür düşünce ve ifade kısıtlanmaktadır.

bu yazıyı daha önceden yazmaya niyetlenmemin ardından canlı dinlediğim yaşar büyükanıt'ın konuşmasını tekrar dinledim, ve yazılı olarak http://www.ntvmsnbc.com/news/405466.asp adresinden de yararlandım. buradaki metin o dönemde gazete çıkanların aksine kırpılmış değil tam metindir.

derdimi anlatmaya yaşar büyükanıt'ın konuşmasının tam metninden yararlanarak girmek ve bunu e-muhtıralarla da örneklendirerek devam ettirmek istiyorum.

ilk olarak genelkurmay başkanımız milliyetçilik tanımı üzerinden türk ve atatürk milliyetçiliğini tanımlamaktadır. ayrıca bunun ırk esasına dayanmadığını taahhüt ederek bizleri rahatlatmaktadır.

"atatürk, türkiye cumhuriyeti’ni kuran halka ‘türk’ denir demiştir. hiçbir etnik ayrım yapmamıştır. (...)türkiye'de bizim anladigimiz milliyetçilik anlayisiyla avrupa olaya farkli bakar. bugün ingiltere'de milliyetçilik dediğiniz zaman, nasyonal ırkçılık algılanır, yabancı düşmanlığı olarak algılanabilir. bugün bir çok ülkede siyahi futbolcular sahaya bile çıkamıyor yuhalanıyorlar. türkiye'de hiçbir zaman böyle bir olmamıştır. bundan sonra da olmaz. ırkçılığa dayalı bir yaklaşım, türk milletinin yapısına da terstir.”

sayın genelkurmay başkanı atatürk milliyetçiliğine atıf yaparken, hem tanım itibariyle bu milliyetçiliğin yuttaşlık esasına dayandığını ifade ediyor, hem de halkın içinde hiç bir ırkçı hareket olmamasını vakıa olarak sunuyor.

ardından konuşmanın en çok ilgi çeken terör ve kuzey ırak ile ilgili olan kısmı geliyor, ancak asıl önemli kısım bunun ardından gelen, ve konuşmasının başını da toparlayan tehdit edebiyatıdır.

"(...)bu tehditler, devletin temel yapısını ve değerlerini değiştirmekten, devletin kurum ve kuruluşlarını birbirine düşürmeye kadar değişen geniş bir yelpaze içinde faaliyetlerini sürdürmekte[dir](...).
bu çalışmaların doğal bir uzantısı olarak da devletimizin temel taşını teşkil eden atatürkçülük ve onu temsil eden tüm ortak değerleri yıpratma faaliyetlerine artan bir yoğunlukta devam etmektedirler.

"bu kapsamda yurt içinde ve yurt dışında bilimsellikten uzak, ön yargılı ve çeşitli tsk karşıtları tarafından raporlar hazırlanmakta. ve yine yurt dışında ve onlardan cesaret alarak yurt içinde atatürkçülüğün, artık dönemini doldurduğu ve işlevini bitirdiği, türkiye cumhuriyeti’nin önünde engel teşkil ettiği açıkça telaffuz edilmekte. anayasa’da değişiklik yapılarak, atatürkçülüğe atıf yapan bütün referansların kaldırılması gerektiği fikri benimsetilmeye tenezzül edilmekte. (...)"

burada genelkurmay başkanı'nın bir tesev çalışmasına açıkça atıfta bulunduğunu, harb okulları konuşmasından biliyoruz. raporun içindeki maddi hataları bularak, bu konuşmasında yapılan araştırmaların önyargılı olduğunu iddia etmişti. ancak yaşar büyükanıt bu noktadan da yola çıkarak, atatürkçülüğün "dönemini doldurduğunu" söyleyen herkesin bir tehdit olmaktan öte, bilimsellikten de uzak olduğunu vurguluyor.

"devletin anayasa geregi belirlenmis olan temel niteliklerini, kisacasi devlet düzenini reddeden bu fikirleri öne süren gereksiz ve hatta tehlikeli maceralara giren tartisma ortami yaratan bazilarinin ise gelecegin garantisi olarak görülen gençleri yetistiren akademik unvan tasiyan kisilerin olmasi meselenin vehametini daha da artirmaktadir. "

akademinin işlevsiz hale getirildiği ve müdahalenin en açık olduğu konuşmanın bu kısmı, açıkça söylemekten kaçındığı bazı temel niteliklerin reddini devlet düzeninin reddine eşit hale getiriliyor ve bu tehlikeye sebebiyet verenleri tehlikeli macera ortamı yaratmakla suçluyor. burada bahsedilen devlet düzeninin laiklik olmadığı artık açıktır, çünkü suçlanan akademisyenlerdir ve tesev örneğinden de tanıdığımız akademisyenlerin derdi devletin laiklik niteliği olmadığını biliyoruz. aksine daha konuşmasının başında atatürk'ü referans vererek bahsettiği milliyetçilik ilkesidir.

şimdi bu konuşmanın geriden başa doğru yaparsak, büyükanıt'ın derdinin laiklik ve cumhurbaşkanlığından çok terör ve bunu besleyen tehdit odakları olduğu anlaşılıyor. bu söylemini genel olarak, atatürk milliyetçiliğinin kasıtlı olarak yanlış anlaşılması ve anlatılmasından kaynaklandığını ifade ediyor. bu yanlış anlatımın da kasıtlı olması dolayısıyla bilimsellikten uzak olduğu ve zaten bu eleştirilerin gerçek dünyada varolmadığı iddiasıdır.

bu söylemde tsk gerçekliği ipotek altına almış, ve bunu yani resmi söylemi sorgulayan bilimi "tehdit" ilan etmiştir. atatürk milliyetçiliğinin türkiye'de geçerli olduğunu ve ırkçı milliyetçiliği kürtlerin bir uydurması olduğunu düşünenler bu yazıyı okuyanlar arasında da vardır eminim. bunların yanlışlığını kanıtlamak bu entrynin görevi olmadığı halde iki konudan bahsederek yönlendirmelerle bütün konuşmanın bilimsellik iddiasının sadece iktidar söylemi olduğunu anlatmaya çalışacağım.

öncelikle atatürk milliyetçiliği bir kitabı bulunmadığından dolayı (özellikle atatürk'ün kendisi tarafından), sadece bir ne mutlu türküm diyene aforizması üzerinden tartışılamaz. burada referans atatürk'ün kültür devrimi ve tarih yazımı sırasındaki tutumu olmalıdır, çünkü etrafına topladığı entelijensiyadan tarih yazımı sırasında istedikleri gayet açıktır. ilk örneği sözlükte bol bol alay edilen türk tarih tezidir. ayrıca tezi akademik anlamda tenkit edenlerin ülkeden ayrılması gerektiğini biliyoruz. (bkz: zeki velidi togan)

belaltı vurduğumu düşünenler olabilir ancak aksine, sonradan atatürk'ün ttk'nın başına geçireceği afet inam'ın doktora tezi bile özenle seçilmiştir. (bkz: afet inan/@feyerabend) türk halkının ırksal özellikleri tartışılarak almanya benzeri soya dayalı bir tarih yazılmıştır, özellikle de cumhuriyetin ilk yıllarında. * (bkz: türklüğü ölçmek)

atatürk döneminden sonra da bu yapı zaman zaman azalıp zaman zaman artarak ve de en önemlisi devletin de kurumlarına yansıyarak devam etmiştir. sadece bir kaç yönlerdirme:
(bkz: dokuzuncu büro)
(bkz: azınlıklar raporu/#9093854)
(bkz: 1936 beyannamesi/#7784519)

gelelim ikinci konu olan ırkçılığın türk milletinin özüne aykırı olmasına; daha birkaç hafta önce bu mecrada tartıştığımız ırkçı deyimlerden(#10840675) öte, bu ülke 6 7 eylül olaylarını yaşamıştır. tarih kitapları arapların ve ermenilerin arkadan vurması edebiyatıyla dolu iken, doksanlarda sovyetlerin de dağılmasının ardından türkü cumhuriyetlerdeki soydaşlarımız söylemi peydahlanmıştır.

sonuçta benim söyleyeceklerim genelkurmay başkanı'nın söyleminin aksine bir kanıt oluşturmaktan öte, gerçekleri yazmanın ipotek altına alınamayacağını örneklendirmektir. aynı şekilde akademinin de gerçekleri yazma üzerinde bir iktidar olmasına -kişisel olarak*- karşı da olsam, nihai olarak bir ülkede eli silahlı olanın diskur yaparak, "gerçek o değildir budur" demesi tam olarak epistemik tahakkümdür. primitif sınıfsal anlamda bu, askerin yönetime müdahalesi değil, toplumun tahayyülünü ve kültürünü şekillendiren sınıfına* bir darbe girişimidir.
13.06.2007

türk silahlı kuvvetleri'nin bilime müdahalesine giriş

daha sonra da bolca webgünlüğümde bilime müdahale temasıyla ilk olarak genel kurmay başkanımız(iyelik ekine dikkat)'ın 12 nisan 2007 basın toplantısı ile ilgilenmeye başlamıştım. şu an hem kendisi hem de mevzubahis konular çok da gündemde değil ancak, hatırlamakta ve hatırlatmakta yarar var.

bu olay münferit olmaktan öte, türkiye'nin yapısal bir arazını çok açıkça ortaya koyuyordu. ordunun bir kolluk kuvveti olmaktan öte, ideoloji kurgulayıcı ve devamlılığını sağlayıcı oluşunu örneklendirirken, klasik entelijansın alanına müdahalesini kitlelerin gözünde nasıl güzel rasyonalize edebildiğini gösteriyordu.

öncelikle bu webgünlüğünün ana teması ve amacı bilime sosyal, kültürel ve ekonomik müdahalelerin istisna değil, başlı başına kural olduğunu örneklerle iddia etmek. bu açıdan ayrımın en güzel örneklendirilebileceği ordu ile işe başlamak çok elverişli.

normalde kapitalist sistemin devamlılığını sağlamak üzere kurgulayan ve kurgulanmış devletin ideolojik aygıtları, bilim özelinde salt olarak düşmanlaştırılabilir mi? benim iddia edeceğim tez, bilimin kabul edilmiş yöntemi olan "logico-positivism"in aracılığıyla bir aygıt olarak rol oynadığı ve bu aygıtlık görevinin üretim, verimlilik ve vatanseverlik gibi dışsal kavramlarla da desteklendiği. ancak özgür ve çoğulcu düşünceye/yönteme vurulan bu ketin kaldırıldığında bu aygıtlık görevinden de çıkılabilineceği. tezimin bu son kısmı nasıl savunulacak bilemiyorum, iddiam tamamen ad hoctur. ancak çıkılan yol da önemlidir, diyerek ve zihnimizi farklı olasılıklara açık tutarak diskurumuza başlıyoruz. (pismiiii...)

"türkiye ve ordu örneğinde devletin aygıtları konusunda çok güzel bir karmaşa mevcut.

althusser burjuva kapitalist iktidarın kendini yeniden üretmesi için gerekenleri anlatırken, iktidarı yekpare olarak algılamamakta belli bir ayrıma gitmekte.

öncelikle marx'ın belirttiği üzere baskıcı devlet aygıtları olan kolluk kuvvetleri(fiziksel baskı) ve bürokrasidir(yasama ve içtihat aracılığıyla baskı). ikinci olarak tanımı genişletmekte ve mevzubahis ideolojik aygıtlardan bahsetmektedir; medya, ulema, akademi vs. bu görevi üstlenmektedir. althusser bu aygıtların baskıcı aygıtlara nazaran monolitik değil aksine çoğulcu ve birbiriyle çelişen ancak buna rağmen burjuva iktidarını sağlamlaştırmak ve sömürücü üretimin devamlılığını sağlacak bireyleri üretmek üzere ortak olarak çalıştığından bahsetmektedir.

burada bir parantez açmak gerekirse, ancak burada okuduğum murat belge'nin eleştirisinin biraz da olsa haksız olduğunu düşünüyorum. çünkü her ne kadar ortak bir amaç olsa da, ideolojik aygıtların ortak hareket eksikliğinden mütevellit "çoğul" olduğunun altını çizmektedir.

üçüncü ve son bir nokta ise althusser'in state power olarak bahsettiği iktidar konusudur. iktidar devrimci herhangi bir güç tarafından elde edilmesine rağmen, ideolojik aygıtların yeni rejimi destekleyici varlığı olmadan iktidarın devamlılığı sağlanamamakta.

bütün bu açıklamalar dahilinde karşımıza başka vakıalar aracılığıyla da inceleyeceğim türkiye örneğinin çarpıklığı daha doğrusu giriftliği ortaya çıkıyor.

örneğin, klasik olarak baskıcı devlet aygıtı olan askerin ideolojik devlet aygıtı görevini üstlenmiş olması ve bu mecrada mücadele etmesinin başka bir örneği var mı bilemiyorum. türkiye şartlarında asker ve askerlik müessesinin görevinin başından beri ideolojik olduğu zorunlu askerliğin sadece bedensel değil ideolojik de bir eğitim alanı olması ile örneklendirilmesi bir yana, ordunun darbe olasılığı dışında düşünce örgütleri ve akademik alana medya açıklamaları ile müdahale etmesi kategorileri iyice karmaşıklaştırıyor.

80 den itibaren milli kültür raporları aracılığıyla bir güvenlik politikası nesnesi haline gelen kültür politikları ve tsk nın bilime müdahaleleri (bkz: #10949138) bir yandan olagelmiş öteki yandan da asker söylemleri ile sadece kemalizm'in değil "doğru bilim"in de ölçeği haline gelmiş bulunmakta.

tekrardan belirteceğim 12 nisan 2007 konuşmasına atfen tsk'nin bilime müdahalesi'nde bahsettiğim, milliyetçilik tanımı ve kültür politikası eksenindeki analizlerin "kötü bilim" ilan edilmesi tam da bunu bir göstergesidir. ideolojiden uzak dusunce sistemi söylemi de bunun son uzantısıdır.


kara kuvvetleri brövesi. kemalizm ulus bilincini, ırk yerine mitik bir bağlılık yeminine ("ne mutlu türküm diyene") bağladığı halde, brövede kkk kuruluş tarihi olarak Mete Han'ın tahta geçme tarihi olan M.Ö. 209 bulunmakta

asker rejimin savunuculuğunu taraf olma söyleminin çok daha ötesine götürerek, bir yöntembilim tartışmasına girerek, kendi duruşunu evrensel doğru kategorisine çıkarmaktadır.

bu retoriğin en güzel örneği yine yaşar büyükanıt'ın ilk açıklamasında geçen askerin medya notları açıklamasıdır. hatırlarsanız askerin akreditasyon kriterlerinin asker yanlısı veyahut asker karşıtı olma üzerinden belirlendiği öne sürülmüştü. genel kurmay başkanı ise konuşmasında akreditasyonu (yanlış hatırlamıyorsam hatta raporu) yalanlamamış (ki raporu sızdıran da raporun gerçekliğini tasdik edici şekilde askeri mahkemede yargılandı) aksine akreditasyonun tsk ile ilgili "doğru" ve güvenilir bilgi verenler ve yalan haber yapanlar ayrımı üzerinden verildiğini belirtmişti.

burada ordu yine taraf olmanın doğallığını reddederek, nesnel bilgi düzeyindeki dertlerinden dem vurmuştu.

sonuçta, bir devlet aygıtı olarak ordu, iktidara koruma adına güç kullanımını yavaş yavaş terkederek ideolojik devlet aygıtı olma yolunda açıklamaları ve davranışlarıyla hızlıca ilerlemektedir. kanımca bunun nedenleri tartışılmalıdır, ancak bu şekilde yine asıl dert edilmesi ve karşısında durulması gerekenin sermaye iktidar ilişkisi olduğu anlaşılacaktır diye düşünüyorum. aklıma gelen ilk ve en basit açıklamam bu baskıdan ideolojiye kayışın, pazarın devamlılığının sağlanması için gerekli olmasından kaynaklandığıdır. akp iktidarı büyük çapta pazarın rızası ve desteği sayesinde edindiği iktidarda, burjuva iktidarının bekası ve devamlılığı her zamankinden çok sağlanmış durumda ve bu da baskıcı aygıtlar ile iktidarın ortak hareket alanı bulduğu yegane ve en önemli nokta. (bkz: 1 mayıs 2007)"

15.09.2007 tarihli sözlük yazısından aldığım bu kısım eski olmasıyla beraber, son zamanlarda elimizde bir örnek daha bulunmuş durumda. o da 1 mayıs 2008, 5bin polisin yanında 2bin jandarmanın da taksimde konuçlanması.

tsk'nin klasik olarak entelijansa ait olan düşünsel alana müdahalesini örneklendirmeye devam edeceğim.

Saturday, May 17, 2008

Her şey deneyerek başlar


Anarşist metod; praxisten hallice, edebi inceleme tadında, çoğulcu zihniyetle varlık bulan bir eylem olmalı.

Html bilgisizliğimizle devam edeceğimiz blogumuzda, "zırtapozluk" zanaatimize devam etmeye çalışacağız.