"sayın prof. dr. şerafettin turan
türk dil kurumu başkanı
ankara
2876 sayılı atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu kanunu gereğince, türk dil kurumu başkanlığına atanan, prof. dr. hasan eren'e, eski başkanı olduğunuz kurumun devir ve teslimini rica eder, saygılar sunarım.
em. org. suat ilhan
atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu başkanı"
bu yazı tsk'nın bilime müdahalesinin en güzel kanıtıdır. bu olay sadece atatürk'ün kalıtına(miras) uygun bir şekilde özerk olarak bilime katkıda bulmuş türk dil kurumuna değil, türk tarih kurumunda da gerçekleşti. biraz arkaplan bilgi vermek gerekirse 1932 yılında kurulan türk dili tetkik cemiyeti, atatürk'ün kalıtından iş bankası tarafından nemalandırılan atatürk'ün gelirlerini türk tarih kurumu ile yarı yarıya paylaşmaktaydı. buradaki en önemli ayrıntı ise bu kurumların devletten bağımsız olarak, bir sivil toplum kuruluşu gibi dernekler yasasına tabi olarak çalışmasıydı bu amaç. atatürk'ün mirasının da işlevi, bu kurumların maddi açıdan bağımsızlığa sahip olması ve devlete bile tabi olmadan özgürce bilim üretmelerini sağlamaktı.
peki bu müdahalenin amacı neydi, tsk nın ideolojik duruşu bu hadisenin ifa edilmesine nasıl neden oldu? bu emrin gönderilmesinden bir ay önce dönemin genelkurmay ve devlet başkanı bakalım soma gezisinde halka neler söylemiş;
"atatürk'ün bıraktığı vasiyeti yerine getirmek istiyoruz. vasiyetinde ne söylenmişseonu harfiyyen yerine getiriyoruz. son zamanda biliyorsunuz atatürk'ün dil kurumu ve tarih kurumu üzerine bazı spekülasyonlar yapılmaktadır. sözde biz atatürk'ün vasiyetini ortadan kaldırıyoruz diye bir vaveyla kopmaktadır. halbuki hakikat böyle değildir. anayasanın 134. maddesinde atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu diye bir kurumun kurulacağı belirtilmiştir işte bizim yaptığımız budur."
ardından o zamanki dil kurumu ile ilgili yorumlarına geçer;
"maalesef o kurum, bir zamanlar dağlarda gezen eşkiyayı vuran jandarmayı kötüleyen şiirlerin yer aldığı ve o eşkıyayı kahraman yapan bir şiir kitabına birincilik ödülü vermişti... işte bunları önlemek için biz bu kurumların başına ayrı bir kurul getirdik ve bu kurulun gözetimi ve denetimi altında görev yapmalarını arzu ettik. (...)"
aynı askeri devlet başkanımız 22 ağustos tarihindeki izmir gezisinde bu icraatlarına gelen tenkitlerle ilgili şunlar söylemiş;
"bu konuda söylenenler maksatlı ve kötü niyetlidir... dil birliği, milli birliğin en başta gelen vasfıdır, özelliğidir. eğer çocukla babası birbirini anlamazsa, millet yeni dili kullanan, eski dili kullanan diy eikiye bölünürse, ki bugün bölünürse, dil birliğimizden dolayısıyla milli birliğimizden söz edilebilir mi?.. biz o tarihlerde ortaokulda okurken sağ sol demezdik, eğmen eyser derdik... bu kadar dilimize arapça farsça girmişti. onun içindir ki atatürk bunu halletmek gereğini duymuş ve türk dil kurumunu kurmuştur... bu sefer de tam tersi olmuş, yeni yeni türkçe, yeni kelimeler girince, bu sefer de eski nesil yenileri anlamamaya başlamış, ikisinin ortasını bulmuşlar 1936-1937 senelerinde.
"eğer aynı manaya gelen sözcükleri dilimizin zenginliği olarak değilde, sağcı türkçe solcu türkçe diye yorumlarsak bizi bölmek isteyenlerin eline en büyük silahı vermiş oluruz. bugüne kadar dilimiz üzerinde yapılmakta olan tartışmalarda ben bunu görmekteyim. genç nesil bizi anlamazsa biz onun söylediklerini anlamzsak, o zaman o genç nesil babasını, ağabeyisini, geri kafalılıkla suçlamaya başlar. bu birinci tehlike. ikinci tehlike, atatürk hakkında ya diğer konular hakkında yazılmış aldığı zaman okuyacak, anlamayacak. şu zamanda yazılmış olan kitapları okuyacak. onların içinde de bir çok sapık fikirleri savunan eserler var. onları okuyacak ve eskiyi unutacak. bunun tehlikesini ben burada görüyorum. eskiyi unutturmak, yeni bazı sapık ideolojilerle onları yetiştirmek. bu durum karşısında sevgili vatandaşlarım takip edilecek yol, dil birliği ve dilin milli yapısının korunması yönünde olmalıdır. atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu işte bunu yapacaktır."
anlaşılan devlet başkanımız dilin yenilenmesinde bir "tehlike" görmüş ve vatanımızın bölünmemesi için böyle bir yola gitmiştir. tam da anlaşılması gereken nokta budur, yani dil alanında bilimsel yenilikleri bile kendisine tehdit olarak gören cunta, radikal bir adım atarak atatürk'ün mirasına da el koyarak, hiç bir hukuki dayanağı olmadan sadece ideolojik nedenlerle bilim kurumlarını boyunduruğu altına almıştır. bu sadece bilime değil eğitime ve kültüre de yapılmış bir müdahaledir. böylece kendini anayasa ile hukuki güvence altına almış olan cunta, ulusal kültüre de el atarak bu eksende çok daha büyük bir yatırım yapmıştır. bu kültür müdahalesinin ayrı bir tezahürü olan trt yasaklarını oktay akbal'dan okuyalım:
"trt genel müdürlüğü yeni bir kara almış, ecevit sözcükleri adını verdiği -neden ecevit sözcükleri; türkçe sözcükler bunlar!-
birtakım sözcükleri yasaklamış... radyoda tv'de bu sözcükleri kullanmak yasak! anlamak güç, sözcüğe nasıl yasak koyulur? (...)bu gidişle, 'devlet dairesi' olan tdk, tbmm'ye bir yasa çıkarttırır; 'şu şu sözcükleri kullanmak, konuşmak, yazmak, bilmem hangi madde uyarınca yasaklanmıştır., cezası şu kadardan bu kadaradır," diye bir girişime de kalkışır mı dersiniz?(...)
"yasaklanmış sözcükler hangileri mi? "ani, bağıt, baş yapıt, bileşim, çağcıl, deneysel, devinim, dize, doğa, doğal, düşsel, düzelti, kuram, olanak, görsel, onursal, olasılık, uluslararası, yandaş, yaşam, yapıt, yanıt, yapay, yasal, toplumbilim, örneğin, yazman, tüm, tümce, söylev vb..."
cunta yönetimi, devlet başkanının yukarı anlattığı, kuşakların birbirini anlamaması, ve hatta ileri giderek sözcük icatçılığı suçlaması ile bilimsel bir karar vermiş ve kelime yasaklamıştır, tehlikedeki vatanın bölünmesini önlemek için. bu kararın geniş versiyonu -sel, -sal ve -el -al ekleriyle türetilmiş kelimeler yerine arapça -i eki kullanılmasının kullanılmasının diretilmesi kadar genellenmiştir. -el -al eklerinin halk tarafından benimsenme iddiası geriye dönük bir şekilde değerlendirildiğinde ne kadar bilimsellik uzak olduğu açıktır. oysa ki, doğal kelimesi yerine tabii, yapay kelimesi yerine suni kullanılmasını uygun görmüştü cunta netekim.
evet sevgili postal severler, bu strateji komplo teorisi değil verilere dayanmaktadır. maddemizin* sözkonusu diğer kurum olan türk tarih kurumunun devletleştirilmesiyle doğrudan bağlantılı olaylar bu stratejiye şahitlik etmektedir.
onlarca yıldır yayınları ve örgütlenmeleri ile hazırlıklarını tamamlamış ve darbe ile kendilerine bir anda büyük bir manevra alanı bulan türk-islam sentezcileri, aydınlar ocağı taifesi 1983 yılında milli kültür raporunu yayınlamıştır. bu raporun özeti "milletin temeli aile, cami ve kışladır"dır. o dönemde getirilen din dersi uygulamaları bu raporun ne kadar ciddiye alındığını göstermektedir. zaten ileriki üç yıl içerisinde bu grup * türk tarih kurumu kadrolarına yerleşerek bir diğer akıl almaz rapor yazacaktır.
ancak ondan önce cuntanın ideoloğu olan bu grubun ve savunduklarının aydınlar arasındaki tezahürüne bakalım. türk dil kurumunun son genel yazman olan cahit külebi'nin 26 eylül 1985 cumhuriyet yazısından:
"26 eylüllerin (dil bayramlarımızın) 53'üncüsünü kutlama günü gelmişken, türk dili çalışmalarının biçim değiştirmesi, daha doğrusu, tam anlamıyla durmuş bulunması karşısında acınmakla yetinmemek herkesçe doğal görülmeye başlandı. herkes, ekonomik bozgun üzerinde büyük bir duyarlılık gösteriyor da uygulanan kültür değişimi siyasaları birkaç aydından başka kimsenin dikkatini çekmiyor.
(...) "atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu: bu kurulun yüksek yöneticileri arasında 40 yıldan beri atatürk'e karşı olanlar bulunduğu gibi, daha alt yöneticilerin de hep dilimizin özleşmesine karşı kimselerden oluştuğu bilinmektedir. bunların türk dili çalışmalarını durdurmak için görevlere seçildiklerini söylemek herhalde yanlış olmaz.
"türk-islam sentezi: artık her alana gölgesi düşen, ama ne olduğu bilimsel yoldan açıklanamayan bu girişimin batı uygarlığından, atatürkçülükten bir dönüş, ülkemizin ortaçağa sokulmasını amaçlayan bir girişim olmadığının laik ve uygar türkiye cumhuriyeti'nde açıklanması gerekir. "
sonuçta 1986 yılında akdtyk tarafından türk kültür planlama teşkilati raporu yayınlanmıştır. bu raporda bugünlerdeki tarih kitabı yazımındaki uygulamaların kaynağı belirlenmiş olmakla beraber, şu çok önemli cümleyi barındırmaktadır.
"kültür politikası devletin milli güvenlik siyasetinin bir parçası olarak görülmektedir. "
geriye dönük bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde bu raporların ve aydınlar ocağının tsk müdahalesi ile toplumun kültürünü ve tahayyülünü değiştirmekte ne kadar büyük bir başarıya ulaştığını görüyoruz. sadece bu başlığın altına yazanlardan bile bu anlaşılabiliyor.
ahmet şık'ın da dediği gibi bu ülkede polise askere gerek yok, çünkü herkes herkesin polisi.
evet sevgili postal severler bir entrymizi daha bitirirken sizlere bu madde*deki alıntıları yaptığım atatürk'ün türk dil kurumu ve sonrası (bilgi yayınevi, 1986) kitabından bir parça cahit külebi ile bitirmek istiyorum.
"cumhuriyetle oluşan çağcıl türkiye devletinin şimdiki sorunlara yüzeyden bakmak ve bütün eksiklikleri, yanlışlıkları ekin*de, bilimde, sanatta ve çağdaş eğitim sisteminde aramak çıkar yol değildir. 'birlik beraberlik' derken ayrılıklar yaratılmaktadır. toplumsal, siyasal sorunlarla karşılaşan ülke yalnız biz değiliz. daha önce türkiye cumhuriyeti'nde bunalımların çözüm yolları bulunmuş, başarıya da ulaşılmıştır. başka ülkelerde de çözüm yolları bilimsel örnekler oluşturmaktadır. tutulan yol bizi ortaçağ karanlığına sürüklemektedir. bu yoldan dönülmelidir."
13.06.2007

No comments:
Post a Comment