Sunday, December 6, 2009

akademik parya ve bilimin "merkez"inde ırkçılık

çok çok uzun zaman olmasına rağmen tekrar yazabilmek güzel. hayat devam etti, mücadele belirginlişti, anatagonizmalar bilendi.

doktora öğrencileri akademik bir endüstrinin oluşturulması ile serbestçe dolaşan ve en özgürce emeğini satabilen bir kitle haline geldi. büyük projelerin ucuz işti ihtiyacı, doktora ve esnek istihdamlı post-doclar tarafından karşılanır oldu.

peki, göçmen iş gücü, yedek iş gücü ordusu ve parya kavramlarının hemen yanı başında ortaya çıkıveren ırkçılık sorunu, akademik endüstri ve üniversite çevresinde de gözlemleniyor mu?

öncelikle gündelik ırkçılık ile kurumsal ırkçılığı bir kenara ayırmak gerekiyor. gündelik ırkçılık en belirgin örneği "aa sen türke benzemiyorsoaan," hezeyanlarıdır. bunun karşılığı ise bazen çok acı olarak bu yorumu pozitif algılayıp "bakın biz türkler yüksek bir türkün ahfadıyız, boyumuz uzun tenimiz beyaz. o sizin gördüğünüz kürtler," demek oluveriyor. elbet ki ırkçılığın hedefi olan kişinin, bunu içselleştirmesi acı ancak almanya'da belli bir kitle bunun yanlışlığının farkında. bu hassasiyet o kadar belirgin ki "aa sen türke benzemiyorsun" demekten doğrudan kaçınılıyor. burada öğrendiğim iğrenç almancamla konuşunca aksanımdan ecnebi olduğumu anlayıp nereden geliyorsun dediklerinde türkiye cevabını duyunca konuyu kapatıyorlar, yanlış bir şey söylememek için.

gündelik ırkçılığın ikinci şekli ise; türke benzemiyorsunun hemen ardından, herhalde burada doğdun, ailende yabancı mı var, burada akrabaların mı var, yoksa neden almanya'ya geldin, soruları ile gerçekleşiyor. bu, "onlar hep bu türkleri görmüş o yüzden böyle" gibi bir gerekle geçiştirilebilecek bir şey değil. bir sosyal özellik/araz iyi de olsa kötü de olsa, bir kültürle ilişkilendiriliyorsa bu etnosentrizmdir (etnik odaklı düşünme/tanımlama) ve maalesef ırkçılıktır. yani o adam bakıp da insanları mesela "kırmızı giyenler, geniş ailelerde yaşarlar, işsizdirler, hep suç işlerler" olarak değil de türkler şöyle böyledir diye tanımlıyorsa bu o adamın "türklerle" olan deneyiminden değil, bazı şeyleri türk olarak kategorize etmesindendir.

konu kurumsal ırkçılığa gelince işler daha da belirsiz ancak korkunç bir hal alıyor. kuzey avrupa ülkelerine gelen doktora öğrencileri bilimin merkez ve çevre ülkelerinden gelenler olarak iki kategoriye ayrılıyor. merkez ülkeri, kuzey amerika ve kuzey avrupa ülkeleri anglo-fonlar ve almanya için almanca konuşulan ülkeler ağırlıkta oluyor (isviçre, avusturya vs.). çevre ülkeler ise komik ama araştırmaya yeterli pay ayırmayan güney avrupa ülkeleri (italya yunanistan), doğu avrupa ülkeleri, orta doğu ve tabi ki bir akademik prekarya klasiği olan asyalı doktora öğrencilerimiz. şimdi diğer batı avrupa ülkelerinde durum nedir bilemem, ancak bu ayrım kendini, almanya'da da, nasıl gösterir nelere yolaçar bunları anlatmam lazım. öncelikle merkez ülkelerinden gelen öğrenciler doğrudan iyi/tanınmış/paralı hocalarla eşleşerek bilimsel kastın üst kategorisini oluşturuyorlar; pek tanınmamış parası az hocaların seçimleri dar olduğu için çevre ülkelerinden gelen öğrenciler tercih ediliyor ya da süpersonik proflar golden-boy/girl doktora öğrencilerine köle olması için bu öğrencileri alıyor. sonuçta ortaya çıkan resim, çevre ülkelerden gelen öğrencilerin vasıfsız doktora tezleriyle mezun olmaları (abartıyorum ama resmi anladınız). bunun nedeni, çevre ülkelerinde eğitimini tamamlamış öğrencilerin notlarının ve başarılarının denkliğinin doğru ölçülememesi, merkezdeki öğrencilerin hem ölçü araçlarının ortaklığından hem de kişisel ilişkinin varlığı sebebiyle "iyi" olduğuna kani olunması. diğer taraftan da çevre ülkelerinden kaçan öğrencilerin, "kötü" de olsa bu hocalara ve bu pozisyonlara, çevre içinde olabilmek için tamah etmesi ve üçüncü dünya ülkesi rezilliğinden kaçmasının sevinciyle köleliğe gönüllü olması.

peki bu ne bokumuza zarar veriyor. sistemi, üniversite'nin işleyişini bilmeyen öğrenciler angarya işlere koşturuluyor (beleşe ders vermek, bilgisayar adminliği yapmak vs). durumunun sağlam olmamasından korkan çevre ülkesi öğrencilerinin de buna başkaldırması elbet ki pek beklenilir olmuyor. başka bir önemli sorun ise kontratların enstitüler için en "karlı" olacak şekilde dağıtılması. sosyal güvence ve emeklilik primi ödemek istemeyen enstitüler, yerli öğrencilerine "zorunlu olarak" bu primlerin dahil olduğu kontratlar hazırlarken, "kar" etmelerini sağlayacak şekilde işin renginin farkında olmayan yabancı öğrencilere ise kendi primlerini "isterlerse" kendilerinin yatırabileceği burslar dağıtılıyor. burs iyidir, cv'nizde iyi gözükür gerekçesiyle bu öğrenciler güvencesiz, geleceksiz çalışma şartlarına mahkum ediliyor. (post-doc olarak devam edeceklerini düşünürsek)

kısacası, yabancı düşmanlığı gündelik ırkçılık olarak üniversite'de yer almazken. kurumsal olarak yaşanan haksızlıklar ve yabancılara parya olarak bakılması akademideki ırkçılığa bir örnek teşkil ediyor. bunun nedeninin kişisel değil aksine bilimin "pazarlaşması" bir endüstri haline gelmesi, "the big science" olarak eğitim, bilgi, bakış açısı icad yeri olarak değil, bir kanaat, vasıflı işgücü üretim merkezi olarak görülmesi.

No comments: