değerli kutsal sözlüğümüzün mübarek bir başlığı var sözlükçülerin 2007 ve 2011 seçimleri oy tercihleri diye. bu başlığı fursiton yoldaşım ile yazdığımız sozluk2text.py scripti ile indirip biraz işledim, karşımıza şu sonuçlar çıktı. (google fusion tables tabi ki). farenizi pasta grafiğinin üzerinde gezdirerek, hangi oranın hangi partiye ait olduğunu görebilirsiniz.
2007'de sözlükçülerin kullandığı oy dağılımı:
ve 2011'de verecekleri oy dağılımı:
tabi ki sözlükçü piçlerin 2007deki oy dağılımı da gerçeğe yakın değil, ancak 2011 oy tahmini kullanmak için şöyle bir strateji benimsenebilir: partilerin oylarının 2007'den 2011'e hangi yüzde ile değiştiğine bakılarak, 2011 için sözlük üzerinden bir tahmininde bulunabiliriz.
chp oylarını yüzde 34 artırırken, akp'nin oyları yüzde 28 azalmış. mhp oylarının fazlalığına başkları da değinmişti: sözlük anketinde mhp'nin oyları yüzde 45 artmış gibi gözüküyor.
geçen dönem barajı aşan partilerin sözlük anketine göre tahmini oy yüzdeleri şu şekilde:
AKP -> 33.5 +/- 5.8
CHP -> 28.0 +/- 5.3
MHP -> 20.7 +/- 4.5
hata payları poisson hatalardır.
AKP'nin birinci parti olmasına şaşırmamak gerek, ancak CHP ve MHP'nin oylarını önemli derecede artırdığı görülüyor. bunun önemli bir nedeninin, sözlükte 2007 seçimleri için "kullanmadım" diyen önemli bir kesimin 2011'de oy kullanıyor olması. sözlük verilerine göre yarın oy kullanacak olanlar 2007'ye göre yaklaşık yüzde 10 daha fazla. bu genç nüfus veyahut, politize olmuş yeni bir seçmen profili olduğu düşünülebilir. gelen taze oyların yüzdeye etkisi gayet önemli.
sözlük tahminlerinin isabetliliğini yarın göreceğiz.
Saturday, June 11, 2011
Monday, August 9, 2010
Saturday, January 2, 2010
kelimeler ve göğüsler: biyolojik bir kültürel savaş
sosyal medya denilen heyulanın içinde olsam da varlığının farkına varmam bu yaz oldu. ama bundan daha da bağımsız olarak myspace ile çıkış yapmış ve almanları beyninden vurmuş bir türk (hatta friendfeed jargonuyla) türg hatunundan bahsetmek istiyorum.

türg hatta alman türg reyhan şahin, sivaslı göçmen bir ailenin kızı. rosa luxemburg stiftung (bursu) ile dilbilim üzerine doktorasını yapmasının ardından, şu sıralar da bremen üniversitesinde hip hop kültüründe kıyafet ve giyim semiyolojisi üzerinde ders veriyor. kendisi, kendi başına bir proje olarak sosyal medyada arzı endam etmesi de önce myspace sonra da müzik videoları ve ardından da olağan olarak şok olmuş alman medyasının sansasyon peşinde röportajları ile başlıyor.
asıl soruyu sormadık, lady bitch ray nedir?
kısaca özetlemek gerekirse: vagina style.

abartılı maskülen, erkek egemen hip-hop kültürüne, abartılı hiper feminen bir figür sokmak demek oluyor bu. kadının vücudunu sergilemekten gurur duyması, cinsellikten zevk alması ve en önemlisi cinselliğinden gurur duymasıdır. buraya kadar tamam, göğüslerinden tarzından, konuşmasından anlıyoruz ancak ray'in elinde çok önemli bir silah daha var. o da semiyoloji yani göstergebilim.
Ferdinand de Saussure'ün ders notlarından oluşturulan bir kitapla ortaya çıkmış olan bu analiz, sadece dil ve onun içerdiği anlambilim üzerine bir diskur oluşturmakla kalmıyor aynı zamanda sembol ve onun algısını tartışıyor.
klişe bir örnek vermek gerekirse almanlar için bir swastika sadece, eski bir hint dini sembolü değil ama bir tarihi daha da önemlisi bir ideolojiyi temsil ediyor. bu güçlü sembolün bir diğer önemi de kitlesel bir hareketin "damgası" olarak, kitleleri önünde sıraya dizmiş ve harekete geçirebilmiş. gösteren, kırmızı üstüne bir dairenin içinde kanatları olan bir haç iken, gösterilen milli birlik yahudilerin bizi arkadan vurması ve ırk gururu oluyor, nazi bayrağı dediğimiz gösterge ortaya çıkıyor.

bu paralelden gösterge örneğini belirginleştirirsek, nazi bayrağı artık almanyada yasak (kabul edileceği üzere gösterileni yüzünden), ancak bu fikri taşıyan insanlar kendilerine tarihin bu dönemini referans göstermek istiyorlar bu nedenle göstergede küçük bir oynama ile sadece göstergeye yapılmış olan yasağı deliyor ve "gösterilen"lerini koruyabiliyorlar.

kısaca gösteren farklı ama gösterilen aynı. elbet ki gösterge de bu durum da farklılaşmış olduğundan yasa deliniyor. ama reyhana dönelim, kendine neden bitch diyor?
bir kadının cinsel açıdan özgür olması, istediği erkeği seçmesi ve bu mevzulardan açıkça konuşması kültürümde orospuluk olarak damgalanıyor, o yüzden ben de orospuluğu alıp işaret ettiği şeyi değiştiriyorum ve onu pozitif bir şey haline sokuyorum, diyor. toplumun yadırgadığı şeyler bizim hakkımız diyor ve küçük düşürücü tanımları şok edici bir etkiyle hem dil ile hem de hareketleriyle yapıbozuma uğratıyor.
yapıbozum kısmında belki biraz da duraklamak gerekiyor, çünkü yine reyhanın bize neredeyse bir ders kitabı örneği çıkarıyor. hip hop kültüründeki kadınların nesne haline gelmesi, yine sembollerden bağımsız değil, paraya ve arabaya "veren" hatunlar ve üzerlerindeki tahrik edici elbiseler ve danslarının erotizmi. lady bitch bütün bu göstergeleri alarak, tamamen farklı bir karakter olarak çıkıyor ve bir anda özne oluveriyor. röportajları ile ortalığı birbirine katan, sunuculara vajina sıvısını hediye olarak getiren ve açıkça cinsel isteğini belli eden lady bitch patiryarkayı terörize eden bir özneye evriliyor.

amerikadaki kadın hiphop sembollerine baktığımızda ilk bakışta ray'den bir farkları yok iken, duruşu ve söylemi ile tam ters istikamette bir resim görüyoruz. bu açıdan sadece türk olması açısından değil almanya'da bir göçmen olarak kendi açımdan, batı kamusal alanındaki cinsiyet eşitsizliğini bu kadar güzel betimlemesinden gurur duyuyorum.
reyhan'ın stratejisi anlatacağım gibi sadece alman rap alt kültürüne yönelik bir eleştiri değil, bir azınlık kadını olmanın da getirisi olarak sosyal bir eleştiri boyutuna çıkıyor. alman mtvsindeki röportajında, konuyu devamlı türk topluluğuna ve türk erkeklerine getiren sunucuya, konunun sadece türk odaklı değil alman toplumu ile ilgili olduğunu tekrar tekrar söyleyerek lafı gediğine koyuyor. çünkü karşılaştığı tepki, türk grubundan değil medya içinde sansür boyutunda gerçeleşiyor.
videoda dikkat edilmesi gereken bir diğer etken de sunucu türk dediğinde "kana(c)ke" olarak devam ederek grubu şok etmesi. reyhan "bitch" için uyguladığı yöntemi almancadaki akdeniz çevresinden gelmiş müslüman ya da doğulu göçmenleri aşağılayıcı kana(c)ke terimi için de kullarak, diplomatik dil fetişi ile içselleştirilmiş ırkçılıklarını gizleyebilen almanların da oyununu bozmuş oluyor.
tekrar ve tekrar burjuva demokrasisinin içindeki ataletlerini atamayan toplumlara, düşünsel dinamizmi göçmenlerin, ezilmişlerin, madunların getireceğinin bir kanıtı lady ray. sosyal medya kullanımı, sansasyonel haber arayışını, devletin ideolojik aygıtı olan medyanın aleyhine kullarak mesajını iletmeye başarıyla devam eden reyhan, dünya hip hop kültüründe beklenmedik olmasa da bir anomalidir.

not: yazıyı yazarken ilk kendisi hakkında ilk yazı yazanın kendim olduğu düşünürken, mal olduğum için sözlüğe bakmamışım elbet ki sekundant bacım benden farklı olsada başarılı bir şekilde konuyu işlemiş.

türg hatta alman türg reyhan şahin, sivaslı göçmen bir ailenin kızı. rosa luxemburg stiftung (bursu) ile dilbilim üzerine doktorasını yapmasının ardından, şu sıralar da bremen üniversitesinde hip hop kültüründe kıyafet ve giyim semiyolojisi üzerinde ders veriyor. kendisi, kendi başına bir proje olarak sosyal medyada arzı endam etmesi de önce myspace sonra da müzik videoları ve ardından da olağan olarak şok olmuş alman medyasının sansasyon peşinde röportajları ile başlıyor.
asıl soruyu sormadık, lady bitch ray nedir?
kısaca özetlemek gerekirse: vagina style.

abartılı maskülen, erkek egemen hip-hop kültürüne, abartılı hiper feminen bir figür sokmak demek oluyor bu. kadının vücudunu sergilemekten gurur duyması, cinsellikten zevk alması ve en önemlisi cinselliğinden gurur duymasıdır. buraya kadar tamam, göğüslerinden tarzından, konuşmasından anlıyoruz ancak ray'in elinde çok önemli bir silah daha var. o da semiyoloji yani göstergebilim.
Ferdinand de Saussure'ün ders notlarından oluşturulan bir kitapla ortaya çıkmış olan bu analiz, sadece dil ve onun içerdiği anlambilim üzerine bir diskur oluşturmakla kalmıyor aynı zamanda sembol ve onun algısını tartışıyor.
klişe bir örnek vermek gerekirse almanlar için bir swastika sadece, eski bir hint dini sembolü değil ama bir tarihi daha da önemlisi bir ideolojiyi temsil ediyor. bu güçlü sembolün bir diğer önemi de kitlesel bir hareketin "damgası" olarak, kitleleri önünde sıraya dizmiş ve harekete geçirebilmiş. gösteren, kırmızı üstüne bir dairenin içinde kanatları olan bir haç iken, gösterilen milli birlik yahudilerin bizi arkadan vurması ve ırk gururu oluyor, nazi bayrağı dediğimiz gösterge ortaya çıkıyor.

bu paralelden gösterge örneğini belirginleştirirsek, nazi bayrağı artık almanyada yasak (kabul edileceği üzere gösterileni yüzünden), ancak bu fikri taşıyan insanlar kendilerine tarihin bu dönemini referans göstermek istiyorlar bu nedenle göstergede küçük bir oynama ile sadece göstergeye yapılmış olan yasağı deliyor ve "gösterilen"lerini koruyabiliyorlar.

kısaca gösteren farklı ama gösterilen aynı. elbet ki gösterge de bu durum da farklılaşmış olduğundan yasa deliniyor. ama reyhana dönelim, kendine neden bitch diyor?
bir kadının cinsel açıdan özgür olması, istediği erkeği seçmesi ve bu mevzulardan açıkça konuşması kültürümde orospuluk olarak damgalanıyor, o yüzden ben de orospuluğu alıp işaret ettiği şeyi değiştiriyorum ve onu pozitif bir şey haline sokuyorum, diyor. toplumun yadırgadığı şeyler bizim hakkımız diyor ve küçük düşürücü tanımları şok edici bir etkiyle hem dil ile hem de hareketleriyle yapıbozuma uğratıyor.
yapıbozum kısmında belki biraz da duraklamak gerekiyor, çünkü yine reyhanın bize neredeyse bir ders kitabı örneği çıkarıyor. hip hop kültüründeki kadınların nesne haline gelmesi, yine sembollerden bağımsız değil, paraya ve arabaya "veren" hatunlar ve üzerlerindeki tahrik edici elbiseler ve danslarının erotizmi. lady bitch bütün bu göstergeleri alarak, tamamen farklı bir karakter olarak çıkıyor ve bir anda özne oluveriyor. röportajları ile ortalığı birbirine katan, sunuculara vajina sıvısını hediye olarak getiren ve açıkça cinsel isteğini belli eden lady bitch patiryarkayı terörize eden bir özneye evriliyor.
amerikadaki kadın hiphop sembollerine baktığımızda ilk bakışta ray'den bir farkları yok iken, duruşu ve söylemi ile tam ters istikamette bir resim görüyoruz. bu açıdan sadece türk olması açısından değil almanya'da bir göçmen olarak kendi açımdan, batı kamusal alanındaki cinsiyet eşitsizliğini bu kadar güzel betimlemesinden gurur duyuyorum.
reyhan'ın stratejisi anlatacağım gibi sadece alman rap alt kültürüne yönelik bir eleştiri değil, bir azınlık kadını olmanın da getirisi olarak sosyal bir eleştiri boyutuna çıkıyor. alman mtvsindeki röportajında, konuyu devamlı türk topluluğuna ve türk erkeklerine getiren sunucuya, konunun sadece türk odaklı değil alman toplumu ile ilgili olduğunu tekrar tekrar söyleyerek lafı gediğine koyuyor. çünkü karşılaştığı tepki, türk grubundan değil medya içinde sansür boyutunda gerçeleşiyor.
videoda dikkat edilmesi gereken bir diğer etken de sunucu türk dediğinde "kana(c)ke" olarak devam ederek grubu şok etmesi. reyhan "bitch" için uyguladığı yöntemi almancadaki akdeniz çevresinden gelmiş müslüman ya da doğulu göçmenleri aşağılayıcı kana(c)ke terimi için de kullarak, diplomatik dil fetişi ile içselleştirilmiş ırkçılıklarını gizleyebilen almanların da oyununu bozmuş oluyor.
tekrar ve tekrar burjuva demokrasisinin içindeki ataletlerini atamayan toplumlara, düşünsel dinamizmi göçmenlerin, ezilmişlerin, madunların getireceğinin bir kanıtı lady ray. sosyal medya kullanımı, sansasyonel haber arayışını, devletin ideolojik aygıtı olan medyanın aleyhine kullarak mesajını iletmeye başarıyla devam eden reyhan, dünya hip hop kültüründe beklenmedik olmasa da bir anomalidir.
not: yazıyı yazarken ilk kendisi hakkında ilk yazı yazanın kendim olduğu düşünürken, mal olduğum için sözlüğe bakmamışım elbet ki sekundant bacım benden farklı olsada başarılı bir şekilde konuyu işlemiş.
yeni normatif (baskıcı) pozitivizm: biyolojik feminizm
geçen yıl (artık yeni yıldayız değil mi?) nature'da bir kuple tartışma vardı: bilim ırk ve cinsiyet konularını araştırmalı mı? iki farklı araştırmacının tartışması olarak ortaya çıkan seri, genel olarak bilim tarihinin patriyarkal ırkçı teranelerini inceliyor; araştırılmalı diyen yazarlar Stephen Ceci araştırma olmasa ırkçı safsataların deşifre edilemeyeceğini bu nedenle araştırmaya devam edilmesi gerektiğini savunurken, hayır araştırılmamalı diyen Wendy M. Williams ise kategorilerin ve araştırma yöntemlerinin daha baştan yanlış olduğunun altını çiziyordu.
merkez ülkelerdeki[1] bilimdeki kadın erkek eşitsizliği kafaları karıştırıyor. bazıları, dönemin harvard rektörü Lawrence Summers "innately have less capacity than men at the highest level of science... it's common sense if you just look at who the top scientists are," diyecek kadar ileri gidip kadınların bilime yeteneksiz olduğunu açıklamıştı. wendy williams'ın da içinde bulunduğu bir grup ise tenure sistemi denilen akademik kadrolardaki liyakat sisteminin kadınların aleyhine olduğu, erkekler tarafından kurgulanmış ve onların yararına rahatına uygun düzenlenmiş liyakat sisteminin değişmesi gerektiğini söylüyor.
bu tartışmanın olduğu yer, peki milli feminist kaos gl neferimiz can başkent bu konuyla ilgili bir iki kelam etmiş: özetlemek gerekirse, bir pozitivizm güzellemesi ile başlayarak doğa bilimlerinin çalışmalarının bilim tarafından gözardı edildiğinden girmiş. ardından yukarıda verdiğimiz lawrance summers'ın yaptığı hataya düşerek (hem de bu olayı da anlatarak), normatif olarak sunduğu bilimsel örneklerle kadınların bilimsel kapasitelerinin düşük olduğundan bahsetmiş. ardından da bütün normatif önkabullerinden emin ve sonuçların pozitifliğine kani tutumunu, sorular ile sonlandırıyor:
öncelikle, "kadınlar üç boyutlu uzayda düşünemez!" gibi cesur önermeleri sonuna kadar savunmak öyle kolay değil. bunun istatistiği vardır, bütün kadınları dışlayan bir söylem belirlemek, bunu hele hele yapılan çoktan seçmeli test metodolojisinin pozitif doğruları verdiği ön kabulu ile yapmak, çok ama çok sakıncalı. çoktan seçmeli iq testlerinin ayrımcılığı tartışılan bir konu.
ikinci bir eşitliksiz bölüm tam makalede işaret edilen adet dönemi konusu:
burada iki sorun var, biri ilk işaret ettiğim gibi bilimsel sonuçları metodlarından yabancılaştırarak nesnel kabul etmek (ki bu tür araştırmaların çelişkili sonuç veren örnekleri her zaman bulunabilir), ikincisi ise yapılan araştırmanın sonuçlarını erkek merkezcil değerlendirerek, bilimin ve kurgulanan araştırma cemaatini eleştirmeden sorunu kadına ihale etme kısmı, ki bu ilk yapılan metodolojik özürden çok daha kabul edilemez bir hata.
kısa bir ayrıntı, kadınların araştırma dünyasına girişi ile ilgili tarihsel hatalar da var makalesinin içinde. amerikada üniversitelere ilk kabulu referans alınmış ancak kadınların kitlesel universiteye alınması ivy league okullar için 1950leri buluyor.
son olarak asıl söylemek istediğim şu, pozitif/doğa bilimlerini bir sabit olarak alıp, kadının beyni buna uyumsuzdur demek "bilimsel" olarak çok büyük bir talihsizlik. yani bunu bilim kadınlara yabancı ve tehditkar inşa edilmiş, "patriyarkal bilim evrilmelidir" şeklinde ifade etmek varken; kadınlar üç boyutlu uzayda düşünemez, kadınlar adet görür, kadınlar depresyona girer, bunların yanında bilimde de başarısızdır şeklinde ifade etmek, feminizmin değil baskı söyleminin alanına giriyor.
[1] ilginç bir not, doğa bilimlerindeki aynı kadın erkek eşitsizliği bizimkisi gibi çevre ülkelerinde gözlemlenmiyor. bilgisayar mühendisliği, fizik gibi branşlarda kadın eşitliği hatta dominasyonu gözlemlendiği olabiliyor.
merkez ülkelerdeki[1] bilimdeki kadın erkek eşitsizliği kafaları karıştırıyor. bazıları, dönemin harvard rektörü Lawrence Summers "innately have less capacity than men at the highest level of science... it's common sense if you just look at who the top scientists are," diyecek kadar ileri gidip kadınların bilime yeteneksiz olduğunu açıklamıştı. wendy williams'ın da içinde bulunduğu bir grup ise tenure sistemi denilen akademik kadrolardaki liyakat sisteminin kadınların aleyhine olduğu, erkekler tarafından kurgulanmış ve onların yararına rahatına uygun düzenlenmiş liyakat sisteminin değişmesi gerektiğini söylüyor.
bu tartışmanın olduğu yer, peki milli feminist kaos gl neferimiz can başkent bu konuyla ilgili bir iki kelam etmiş: özetlemek gerekirse, bir pozitivizm güzellemesi ile başlayarak doğa bilimlerinin çalışmalarının bilim tarafından gözardı edildiğinden girmiş. ardından yukarıda verdiğimiz lawrance summers'ın yaptığı hataya düşerek (hem de bu olayı da anlatarak), normatif olarak sunduğu bilimsel örneklerle kadınların bilimsel kapasitelerinin düşük olduğundan bahsetmiş. ardından da bütün normatif önkabullerinden emin ve sonuçların pozitifliğine kani tutumunu, sorular ile sonlandırıyor:
"Peki biz bunun ne kadarını ciddiye almalıyız? Acaba, feminist biyologlar yetiştirip, harıl harıl karşıatak için hazırlanmalı, kadınların “üstün” olduğunu gösteren deneyler keşfetmeye mi çalışmalıyız? Yoksa, kadınların biyolojik dezavantajlarının sorun yaratmayacağı bir toplum mu inşa etmeye gayret etmeliyiz?"can bey, siz bilimin nesnelliğine bu kadar kaniyken, makaleyi hakkını verircesine kadınlar bilim yapmaya uğraşmasın diyerek bitirmemeniz büyük talihsizlik olmuş. yani düşünün ki, feminist beden politikasına "anarşist" bir bakış açısıyla katkı yapmak iseyeceksiniz ardından elindeki metinleri erkek egemen yanlı okuyup, sonra da vah vah ne yapmalı diyeceksin olacak iş değil.
öncelikle, "kadınlar üç boyutlu uzayda düşünemez!" gibi cesur önermeleri sonuna kadar savunmak öyle kolay değil. bunun istatistiği vardır, bütün kadınları dışlayan bir söylem belirlemek, bunu hele hele yapılan çoktan seçmeli test metodolojisinin pozitif doğruları verdiği ön kabulu ile yapmak, çok ama çok sakıncalı. çoktan seçmeli iq testlerinin ayrımcılığı tartışılan bir konu.
ikinci bir eşitliksiz bölüm tam makalede işaret edilen adet dönemi konusu:
yani gündelik hayatta erkeklerin testeronal dengesizliklerini, yarışmacı dünya algısını normal kabul edip, kadınların adet dönemini bir zayıflık vesilesi olarak göreceğiz, ta ki bunu "bilim yapamama" gibi bir vesvese ile bağlantılandırmaya kadar. yani bu resmen sinirlenip insan azarlayan kadına, suçunu kabullenmeyip gevrek gevrek gülerek "muayyen gününde herhalde" demeye benziyor.
"Zira, verili bir üç boyutlu cismin havada döndürüldükten sonra nasıl görünebileceğinin sorulduğu deneylerde, kadınlar oldukça başarısız olmuşlardır. Kadınlar arasında da, test esnasında adet periyodunda olmayan kadınlar, olanlara nazaran daha başarılı olmuşlardır."
burada iki sorun var, biri ilk işaret ettiğim gibi bilimsel sonuçları metodlarından yabancılaştırarak nesnel kabul etmek (ki bu tür araştırmaların çelişkili sonuç veren örnekleri her zaman bulunabilir), ikincisi ise yapılan araştırmanın sonuçlarını erkek merkezcil değerlendirerek, bilimin ve kurgulanan araştırma cemaatini eleştirmeden sorunu kadına ihale etme kısmı, ki bu ilk yapılan metodolojik özürden çok daha kabul edilemez bir hata.
kısa bir ayrıntı, kadınların araştırma dünyasına girişi ile ilgili tarihsel hatalar da var makalesinin içinde. amerikada üniversitelere ilk kabulu referans alınmış ancak kadınların kitlesel universiteye alınması ivy league okullar için 1950leri buluyor.
son olarak asıl söylemek istediğim şu, pozitif/doğa bilimlerini bir sabit olarak alıp, kadının beyni buna uyumsuzdur demek "bilimsel" olarak çok büyük bir talihsizlik. yani bunu bilim kadınlara yabancı ve tehditkar inşa edilmiş, "patriyarkal bilim evrilmelidir" şeklinde ifade etmek varken; kadınlar üç boyutlu uzayda düşünemez, kadınlar adet görür, kadınlar depresyona girer, bunların yanında bilimde de başarısızdır şeklinde ifade etmek, feminizmin değil baskı söyleminin alanına giriyor.
[1] ilginç bir not, doğa bilimlerindeki aynı kadın erkek eşitsizliği bizimkisi gibi çevre ülkelerinde gözlemlenmiyor. bilgisayar mühendisliği, fizik gibi branşlarda kadın eşitliği hatta dominasyonu gözlemlendiği olabiliyor.
Sunday, December 6, 2009
akademik parya ve bilimin "merkez"inde ırkçılık
çok çok uzun zaman olmasına rağmen tekrar yazabilmek güzel. hayat devam etti, mücadele belirginlişti, anatagonizmalar bilendi.
doktora öğrencileri akademik bir endüstrinin oluşturulması ile serbestçe dolaşan ve en özgürce emeğini satabilen bir kitle haline geldi. büyük projelerin ucuz işti ihtiyacı, doktora ve esnek istihdamlı post-doclar tarafından karşılanır oldu.
peki, göçmen iş gücü, yedek iş gücü ordusu ve parya kavramlarının hemen yanı başında ortaya çıkıveren ırkçılık sorunu, akademik endüstri ve üniversite çevresinde de gözlemleniyor mu?
öncelikle gündelik ırkçılık ile kurumsal ırkçılığı bir kenara ayırmak gerekiyor. gündelik ırkçılık en belirgin örneği "aa sen türke benzemiyorsoaan," hezeyanlarıdır. bunun karşılığı ise bazen çok acı olarak bu yorumu pozitif algılayıp "bakın biz türkler yüksek bir türkün ahfadıyız, boyumuz uzun tenimiz beyaz. o sizin gördüğünüz kürtler," demek oluveriyor. elbet ki ırkçılığın hedefi olan kişinin, bunu içselleştirmesi acı ancak almanya'da belli bir kitle bunun yanlışlığının farkında. bu hassasiyet o kadar belirgin ki "aa sen türke benzemiyorsun" demekten doğrudan kaçınılıyor. burada öğrendiğim iğrenç almancamla konuşunca aksanımdan ecnebi olduğumu anlayıp nereden geliyorsun dediklerinde türkiye cevabını duyunca konuyu kapatıyorlar, yanlış bir şey söylememek için.
gündelik ırkçılığın ikinci şekli ise; türke benzemiyorsunun hemen ardından, herhalde burada doğdun, ailende yabancı mı var, burada akrabaların mı var, yoksa neden almanya'ya geldin, soruları ile gerçekleşiyor. bu, "onlar hep bu türkleri görmüş o yüzden böyle" gibi bir gerekle geçiştirilebilecek bir şey değil. bir sosyal özellik/araz iyi de olsa kötü de olsa, bir kültürle ilişkilendiriliyorsa bu etnosentrizmdir (etnik odaklı düşünme/tanımlama) ve maalesef ırkçılıktır. yani o adam bakıp da insanları mesela "kırmızı giyenler, geniş ailelerde yaşarlar, işsizdirler, hep suç işlerler" olarak değil de türkler şöyle böyledir diye tanımlıyorsa bu o adamın "türklerle" olan deneyiminden değil, bazı şeyleri türk olarak kategorize etmesindendir.
konu kurumsal ırkçılığa gelince işler daha da belirsiz ancak korkunç bir hal alıyor. kuzey avrupa ülkelerine gelen doktora öğrencileri bilimin merkez ve çevre ülkelerinden gelenler olarak iki kategoriye ayrılıyor. merkez ülkeri, kuzey amerika ve kuzey avrupa ülkeleri anglo-fonlar ve almanya için almanca konuşulan ülkeler ağırlıkta oluyor (isviçre, avusturya vs.). çevre ülkeler ise komik ama araştırmaya yeterli pay ayırmayan güney avrupa ülkeleri (italya yunanistan), doğu avrupa ülkeleri, orta doğu ve tabi ki bir akademik prekarya klasiği olan asyalı doktora öğrencilerimiz. şimdi diğer batı avrupa ülkelerinde durum nedir bilemem, ancak bu ayrım kendini, almanya'da da, nasıl gösterir nelere yolaçar bunları anlatmam lazım. öncelikle merkez ülkelerinden gelen öğrenciler doğrudan iyi/tanınmış/paralı hocalarla eşleşerek bilimsel kastın üst kategorisini oluşturuyorlar; pek tanınmamış parası az hocaların seçimleri dar olduğu için çevre ülkelerinden gelen öğrenciler tercih ediliyor ya da süpersonik proflar golden-boy/girl doktora öğrencilerine köle olması için bu öğrencileri alıyor. sonuçta ortaya çıkan resim, çevre ülkelerden gelen öğrencilerin vasıfsız doktora tezleriyle mezun olmaları (abartıyorum ama resmi anladınız). bunun nedeni, çevre ülkelerinde eğitimini tamamlamış öğrencilerin notlarının ve başarılarının denkliğinin doğru ölçülememesi, merkezdeki öğrencilerin hem ölçü araçlarının ortaklığından hem de kişisel ilişkinin varlığı sebebiyle "iyi" olduğuna kani olunması. diğer taraftan da çevre ülkelerinden kaçan öğrencilerin, "kötü" de olsa bu hocalara ve bu pozisyonlara, çevre içinde olabilmek için tamah etmesi ve üçüncü dünya ülkesi rezilliğinden kaçmasının sevinciyle köleliğe gönüllü olması.
peki bu ne bokumuza zarar veriyor. sistemi, üniversite'nin işleyişini bilmeyen öğrenciler angarya işlere koşturuluyor (beleşe ders vermek, bilgisayar adminliği yapmak vs). durumunun sağlam olmamasından korkan çevre ülkesi öğrencilerinin de buna başkaldırması elbet ki pek beklenilir olmuyor. başka bir önemli sorun ise kontratların enstitüler için en "karlı" olacak şekilde dağıtılması. sosyal güvence ve emeklilik primi ödemek istemeyen enstitüler, yerli öğrencilerine "zorunlu olarak" bu primlerin dahil olduğu kontratlar hazırlarken, "kar" etmelerini sağlayacak şekilde işin renginin farkında olmayan yabancı öğrencilere ise kendi primlerini "isterlerse" kendilerinin yatırabileceği burslar dağıtılıyor. burs iyidir, cv'nizde iyi gözükür gerekçesiyle bu öğrenciler güvencesiz, geleceksiz çalışma şartlarına mahkum ediliyor. (post-doc olarak devam edeceklerini düşünürsek)
kısacası, yabancı düşmanlığı gündelik ırkçılık olarak üniversite'de yer almazken. kurumsal olarak yaşanan haksızlıklar ve yabancılara parya olarak bakılması akademideki ırkçılığa bir örnek teşkil ediyor. bunun nedeninin kişisel değil aksine bilimin "pazarlaşması" bir endüstri haline gelmesi, "the big science" olarak eğitim, bilgi, bakış açısı icad yeri olarak değil, bir kanaat, vasıflı işgücü üretim merkezi olarak görülmesi.
doktora öğrencileri akademik bir endüstrinin oluşturulması ile serbestçe dolaşan ve en özgürce emeğini satabilen bir kitle haline geldi. büyük projelerin ucuz işti ihtiyacı, doktora ve esnek istihdamlı post-doclar tarafından karşılanır oldu.
peki, göçmen iş gücü, yedek iş gücü ordusu ve parya kavramlarının hemen yanı başında ortaya çıkıveren ırkçılık sorunu, akademik endüstri ve üniversite çevresinde de gözlemleniyor mu?
öncelikle gündelik ırkçılık ile kurumsal ırkçılığı bir kenara ayırmak gerekiyor. gündelik ırkçılık en belirgin örneği "aa sen türke benzemiyorsoaan," hezeyanlarıdır. bunun karşılığı ise bazen çok acı olarak bu yorumu pozitif algılayıp "bakın biz türkler yüksek bir türkün ahfadıyız, boyumuz uzun tenimiz beyaz. o sizin gördüğünüz kürtler," demek oluveriyor. elbet ki ırkçılığın hedefi olan kişinin, bunu içselleştirmesi acı ancak almanya'da belli bir kitle bunun yanlışlığının farkında. bu hassasiyet o kadar belirgin ki "aa sen türke benzemiyorsun" demekten doğrudan kaçınılıyor. burada öğrendiğim iğrenç almancamla konuşunca aksanımdan ecnebi olduğumu anlayıp nereden geliyorsun dediklerinde türkiye cevabını duyunca konuyu kapatıyorlar, yanlış bir şey söylememek için.
gündelik ırkçılığın ikinci şekli ise; türke benzemiyorsunun hemen ardından, herhalde burada doğdun, ailende yabancı mı var, burada akrabaların mı var, yoksa neden almanya'ya geldin, soruları ile gerçekleşiyor. bu, "onlar hep bu türkleri görmüş o yüzden böyle" gibi bir gerekle geçiştirilebilecek bir şey değil. bir sosyal özellik/araz iyi de olsa kötü de olsa, bir kültürle ilişkilendiriliyorsa bu etnosentrizmdir (etnik odaklı düşünme/tanımlama) ve maalesef ırkçılıktır. yani o adam bakıp da insanları mesela "kırmızı giyenler, geniş ailelerde yaşarlar, işsizdirler, hep suç işlerler" olarak değil de türkler şöyle böyledir diye tanımlıyorsa bu o adamın "türklerle" olan deneyiminden değil, bazı şeyleri türk olarak kategorize etmesindendir.
konu kurumsal ırkçılığa gelince işler daha da belirsiz ancak korkunç bir hal alıyor. kuzey avrupa ülkelerine gelen doktora öğrencileri bilimin merkez ve çevre ülkelerinden gelenler olarak iki kategoriye ayrılıyor. merkez ülkeri, kuzey amerika ve kuzey avrupa ülkeleri anglo-fonlar ve almanya için almanca konuşulan ülkeler ağırlıkta oluyor (isviçre, avusturya vs.). çevre ülkeler ise komik ama araştırmaya yeterli pay ayırmayan güney avrupa ülkeleri (italya yunanistan), doğu avrupa ülkeleri, orta doğu ve tabi ki bir akademik prekarya klasiği olan asyalı doktora öğrencilerimiz. şimdi diğer batı avrupa ülkelerinde durum nedir bilemem, ancak bu ayrım kendini, almanya'da da, nasıl gösterir nelere yolaçar bunları anlatmam lazım. öncelikle merkez ülkelerinden gelen öğrenciler doğrudan iyi/tanınmış/paralı hocalarla eşleşerek bilimsel kastın üst kategorisini oluşturuyorlar; pek tanınmamış parası az hocaların seçimleri dar olduğu için çevre ülkelerinden gelen öğrenciler tercih ediliyor ya da süpersonik proflar golden-boy/girl doktora öğrencilerine köle olması için bu öğrencileri alıyor. sonuçta ortaya çıkan resim, çevre ülkelerden gelen öğrencilerin vasıfsız doktora tezleriyle mezun olmaları (abartıyorum ama resmi anladınız). bunun nedeni, çevre ülkelerinde eğitimini tamamlamış öğrencilerin notlarının ve başarılarının denkliğinin doğru ölçülememesi, merkezdeki öğrencilerin hem ölçü araçlarının ortaklığından hem de kişisel ilişkinin varlığı sebebiyle "iyi" olduğuna kani olunması. diğer taraftan da çevre ülkelerinden kaçan öğrencilerin, "kötü" de olsa bu hocalara ve bu pozisyonlara, çevre içinde olabilmek için tamah etmesi ve üçüncü dünya ülkesi rezilliğinden kaçmasının sevinciyle köleliğe gönüllü olması.
peki bu ne bokumuza zarar veriyor. sistemi, üniversite'nin işleyişini bilmeyen öğrenciler angarya işlere koşturuluyor (beleşe ders vermek, bilgisayar adminliği yapmak vs). durumunun sağlam olmamasından korkan çevre ülkesi öğrencilerinin de buna başkaldırması elbet ki pek beklenilir olmuyor. başka bir önemli sorun ise kontratların enstitüler için en "karlı" olacak şekilde dağıtılması. sosyal güvence ve emeklilik primi ödemek istemeyen enstitüler, yerli öğrencilerine "zorunlu olarak" bu primlerin dahil olduğu kontratlar hazırlarken, "kar" etmelerini sağlayacak şekilde işin renginin farkında olmayan yabancı öğrencilere ise kendi primlerini "isterlerse" kendilerinin yatırabileceği burslar dağıtılıyor. burs iyidir, cv'nizde iyi gözükür gerekçesiyle bu öğrenciler güvencesiz, geleceksiz çalışma şartlarına mahkum ediliyor. (post-doc olarak devam edeceklerini düşünürsek)
kısacası, yabancı düşmanlığı gündelik ırkçılık olarak üniversite'de yer almazken. kurumsal olarak yaşanan haksızlıklar ve yabancılara parya olarak bakılması akademideki ırkçılığa bir örnek teşkil ediyor. bunun nedeninin kişisel değil aksine bilimin "pazarlaşması" bir endüstri haline gelmesi, "the big science" olarak eğitim, bilgi, bakış açısı icad yeri olarak değil, bir kanaat, vasıflı işgücü üretim merkezi olarak görülmesi.
Sunday, May 25, 2008
türk silahli kuvvetleri'nin bilime müdahalesi -bölüm 2- 12 eylül 1980
"sayın prof. dr. şerafettin turan
türk dil kurumu başkanı
ankara
2876 sayılı atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu kanunu gereğince, türk dil kurumu başkanlığına atanan, prof. dr. hasan eren'e, eski başkanı olduğunuz kurumun devir ve teslimini rica eder, saygılar sunarım.
em. org. suat ilhan
atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu başkanı"
bu yazı tsk'nın bilime müdahalesinin en güzel kanıtıdır. bu olay sadece atatürk'ün kalıtına(miras) uygun bir şekilde özerk olarak bilime katkıda bulmuş türk dil kurumuna değil, türk tarih kurumunda da gerçekleşti. biraz arkaplan bilgi vermek gerekirse 1932 yılında kurulan türk dili tetkik cemiyeti, atatürk'ün kalıtından iş bankası tarafından nemalandırılan atatürk'ün gelirlerini türk tarih kurumu ile yarı yarıya paylaşmaktaydı. buradaki en önemli ayrıntı ise bu kurumların devletten bağımsız olarak, bir sivil toplum kuruluşu gibi dernekler yasasına tabi olarak çalışmasıydı bu amaç. atatürk'ün mirasının da işlevi, bu kurumların maddi açıdan bağımsızlığa sahip olması ve devlete bile tabi olmadan özgürce bilim üretmelerini sağlamaktı.
peki bu müdahalenin amacı neydi, tsk nın ideolojik duruşu bu hadisenin ifa edilmesine nasıl neden oldu? bu emrin gönderilmesinden bir ay önce dönemin genelkurmay ve devlet başkanı bakalım soma gezisinde halka neler söylemiş;
"atatürk'ün bıraktığı vasiyeti yerine getirmek istiyoruz. vasiyetinde ne söylenmişseonu harfiyyen yerine getiriyoruz. son zamanda biliyorsunuz atatürk'ün dil kurumu ve tarih kurumu üzerine bazı spekülasyonlar yapılmaktadır. sözde biz atatürk'ün vasiyetini ortadan kaldırıyoruz diye bir vaveyla kopmaktadır. halbuki hakikat böyle değildir. anayasanın 134. maddesinde atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu diye bir kurumun kurulacağı belirtilmiştir işte bizim yaptığımız budur."
ardından o zamanki dil kurumu ile ilgili yorumlarına geçer;
"maalesef o kurum, bir zamanlar dağlarda gezen eşkiyayı vuran jandarmayı kötüleyen şiirlerin yer aldığı ve o eşkıyayı kahraman yapan bir şiir kitabına birincilik ödülü vermişti... işte bunları önlemek için biz bu kurumların başına ayrı bir kurul getirdik ve bu kurulun gözetimi ve denetimi altında görev yapmalarını arzu ettik. (...)"
aynı askeri devlet başkanımız 22 ağustos tarihindeki izmir gezisinde bu icraatlarına gelen tenkitlerle ilgili şunlar söylemiş;
"bu konuda söylenenler maksatlı ve kötü niyetlidir... dil birliği, milli birliğin en başta gelen vasfıdır, özelliğidir. eğer çocukla babası birbirini anlamazsa, millet yeni dili kullanan, eski dili kullanan diy eikiye bölünürse, ki bugün bölünürse, dil birliğimizden dolayısıyla milli birliğimizden söz edilebilir mi?.. biz o tarihlerde ortaokulda okurken sağ sol demezdik, eğmen eyser derdik... bu kadar dilimize arapça farsça girmişti. onun içindir ki atatürk bunu halletmek gereğini duymuş ve türk dil kurumunu kurmuştur... bu sefer de tam tersi olmuş, yeni yeni türkçe, yeni kelimeler girince, bu sefer de eski nesil yenileri anlamamaya başlamış, ikisinin ortasını bulmuşlar 1936-1937 senelerinde.
"eğer aynı manaya gelen sözcükleri dilimizin zenginliği olarak değilde, sağcı türkçe solcu türkçe diye yorumlarsak bizi bölmek isteyenlerin eline en büyük silahı vermiş oluruz. bugüne kadar dilimiz üzerinde yapılmakta olan tartışmalarda ben bunu görmekteyim. genç nesil bizi anlamazsa biz onun söylediklerini anlamzsak, o zaman o genç nesil babasını, ağabeyisini, geri kafalılıkla suçlamaya başlar. bu birinci tehlike. ikinci tehlike, atatürk hakkında ya diğer konular hakkında yazılmış aldığı zaman okuyacak, anlamayacak. şu zamanda yazılmış olan kitapları okuyacak. onların içinde de bir çok sapık fikirleri savunan eserler var. onları okuyacak ve eskiyi unutacak. bunun tehlikesini ben burada görüyorum. eskiyi unutturmak, yeni bazı sapık ideolojilerle onları yetiştirmek. bu durum karşısında sevgili vatandaşlarım takip edilecek yol, dil birliği ve dilin milli yapısının korunması yönünde olmalıdır. atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu işte bunu yapacaktır."
anlaşılan devlet başkanımız dilin yenilenmesinde bir "tehlike" görmüş ve vatanımızın bölünmemesi için böyle bir yola gitmiştir. tam da anlaşılması gereken nokta budur, yani dil alanında bilimsel yenilikleri bile kendisine tehdit olarak gören cunta, radikal bir adım atarak atatürk'ün mirasına da el koyarak, hiç bir hukuki dayanağı olmadan sadece ideolojik nedenlerle bilim kurumlarını boyunduruğu altına almıştır. bu sadece bilime değil eğitime ve kültüre de yapılmış bir müdahaledir. böylece kendini anayasa ile hukuki güvence altına almış olan cunta, ulusal kültüre de el atarak bu eksende çok daha büyük bir yatırım yapmıştır. bu kültür müdahalesinin ayrı bir tezahürü olan trt yasaklarını oktay akbal'dan okuyalım:
"trt genel müdürlüğü yeni bir kara almış, ecevit sözcükleri adını verdiği -neden ecevit sözcükleri; türkçe sözcükler bunlar!-
birtakım sözcükleri yasaklamış... radyoda tv'de bu sözcükleri kullanmak yasak! anlamak güç, sözcüğe nasıl yasak koyulur? (...)bu gidişle, 'devlet dairesi' olan tdk, tbmm'ye bir yasa çıkarttırır; 'şu şu sözcükleri kullanmak, konuşmak, yazmak, bilmem hangi madde uyarınca yasaklanmıştır., cezası şu kadardan bu kadaradır," diye bir girişime de kalkışır mı dersiniz?(...)
"yasaklanmış sözcükler hangileri mi? "ani, bağıt, baş yapıt, bileşim, çağcıl, deneysel, devinim, dize, doğa, doğal, düşsel, düzelti, kuram, olanak, görsel, onursal, olasılık, uluslararası, yandaş, yaşam, yapıt, yanıt, yapay, yasal, toplumbilim, örneğin, yazman, tüm, tümce, söylev vb..."
cunta yönetimi, devlet başkanının yukarı anlattığı, kuşakların birbirini anlamaması, ve hatta ileri giderek sözcük icatçılığı suçlaması ile bilimsel bir karar vermiş ve kelime yasaklamıştır, tehlikedeki vatanın bölünmesini önlemek için. bu kararın geniş versiyonu -sel, -sal ve -el -al ekleriyle türetilmiş kelimeler yerine arapça -i eki kullanılmasının kullanılmasının diretilmesi kadar genellenmiştir. -el -al eklerinin halk tarafından benimsenme iddiası geriye dönük bir şekilde değerlendirildiğinde ne kadar bilimsellik uzak olduğu açıktır. oysa ki, doğal kelimesi yerine tabii, yapay kelimesi yerine suni kullanılmasını uygun görmüştü cunta netekim.
evet sevgili postal severler, bu strateji komplo teorisi değil verilere dayanmaktadır. maddemizin* sözkonusu diğer kurum olan türk tarih kurumunun devletleştirilmesiyle doğrudan bağlantılı olaylar bu stratejiye şahitlik etmektedir.
onlarca yıldır yayınları ve örgütlenmeleri ile hazırlıklarını tamamlamış ve darbe ile kendilerine bir anda büyük bir manevra alanı bulan türk-islam sentezcileri, aydınlar ocağı taifesi 1983 yılında milli kültür raporunu yayınlamıştır. bu raporun özeti "milletin temeli aile, cami ve kışladır"dır. o dönemde getirilen din dersi uygulamaları bu raporun ne kadar ciddiye alındığını göstermektedir. zaten ileriki üç yıl içerisinde bu grup * türk tarih kurumu kadrolarına yerleşerek bir diğer akıl almaz rapor yazacaktır.
ancak ondan önce cuntanın ideoloğu olan bu grubun ve savunduklarının aydınlar arasındaki tezahürüne bakalım. türk dil kurumunun son genel yazman olan cahit külebi'nin 26 eylül 1985 cumhuriyet yazısından:
"26 eylüllerin (dil bayramlarımızın) 53'üncüsünü kutlama günü gelmişken, türk dili çalışmalarının biçim değiştirmesi, daha doğrusu, tam anlamıyla durmuş bulunması karşısında acınmakla yetinmemek herkesçe doğal görülmeye başlandı. herkes, ekonomik bozgun üzerinde büyük bir duyarlılık gösteriyor da uygulanan kültür değişimi siyasaları birkaç aydından başka kimsenin dikkatini çekmiyor.
(...) "atatürk kültür, dil ve tarih yüksek kurumu: bu kurulun yüksek yöneticileri arasında 40 yıldan beri atatürk'e karşı olanlar bulunduğu gibi, daha alt yöneticilerin de hep dilimizin özleşmesine karşı kimselerden oluştuğu bilinmektedir. bunların türk dili çalışmalarını durdurmak için görevlere seçildiklerini söylemek herhalde yanlış olmaz.
"türk-islam sentezi: artık her alana gölgesi düşen, ama ne olduğu bilimsel yoldan açıklanamayan bu girişimin batı uygarlığından, atatürkçülükten bir dönüş, ülkemizin ortaçağa sokulmasını amaçlayan bir girişim olmadığının laik ve uygar türkiye cumhuriyeti'nde açıklanması gerekir. "
sonuçta 1986 yılında akdtyk tarafından türk kültür planlama teşkilati raporu yayınlanmıştır. bu raporda bugünlerdeki tarih kitabı yazımındaki uygulamaların kaynağı belirlenmiş olmakla beraber, şu çok önemli cümleyi barındırmaktadır.
"kültür politikası devletin milli güvenlik siyasetinin bir parçası olarak görülmektedir. "
geriye dönük bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde bu raporların ve aydınlar ocağının tsk müdahalesi ile toplumun kültürünü ve tahayyülünü değiştirmekte ne kadar büyük bir başarıya ulaştığını görüyoruz. sadece bu başlığın altına yazanlardan bile bu anlaşılabiliyor.
ahmet şık'ın da dediği gibi bu ülkede polise askere gerek yok, çünkü herkes herkesin polisi.
evet sevgili postal severler bir entrymizi daha bitirirken sizlere bu madde*deki alıntıları yaptığım atatürk'ün türk dil kurumu ve sonrası (bilgi yayınevi, 1986) kitabından bir parça cahit külebi ile bitirmek istiyorum.
"cumhuriyetle oluşan çağcıl türkiye devletinin şimdiki sorunlara yüzeyden bakmak ve bütün eksiklikleri, yanlışlıkları ekin*de, bilimde, sanatta ve çağdaş eğitim sisteminde aramak çıkar yol değildir. 'birlik beraberlik' derken ayrılıklar yaratılmaktadır. toplumsal, siyasal sorunlarla karşılaşan ülke yalnız biz değiliz. daha önce türkiye cumhuriyeti'nde bunalımların çözüm yolları bulunmuş, başarıya da ulaşılmıştır. başka ülkelerde de çözüm yolları bilimsel örnekler oluşturmaktadır. tutulan yol bizi ortaçağ karanlığına sürüklemektedir. bu yoldan dönülmelidir."
13.06.2007
Friday, May 23, 2008
türk silahli kuvvetleri'nin bilime müdahalesi -bölüm 1- 12 nisan 2007
yaşar büyükanıt'ın 12 nisan 2007 basin toplantisi'nın özetini değil, tümünü dinleme şansım olmuştu. akşam haberleri dinlediğimde farkettim ki, benim üzerinde durduğum konuların aksine, terörizm ve askeri konular üzerinde durulmaktaydı, bu özetlerde. ancak benim hatırladığım kısımlarda, bu basın açıklamasında bilimsel olarak tartışma konusu olan kavramlar üzerinde çok kesin bir "gerçek"1ik tanımı mevcuttu. bunu rakı masasında söylediğimde, amiyane tabir ile "askerlikte mantık olmaz" diyerek savuşturulmaktayım, ancak hatırlamak gerekiyor ki askerlerin üniversite ve bilim üzerineki etkileri gözardı edilemez, özellikle de darbe sonrası dönemlerde. askerin sosyal bilimlere bakış açısına güncel bir örnek olması açısından bu basın açıklaması incelemeye değerdi.
ordu ile ilgili en önemli sorun siyasete müdahale gibi tahayyül edilmekte iken, bu basın açıklaması bizlere de daha da tehlikeli olanı yani askerin klasik sınıfsal olarak entelijansiyanın* olan alana tecavüz ederek, düşünsel üretime ket vurmasını olduğunu çok açıkça örneklemiştir. konu siyasaldır ve de türkiye'nin siyasal tarihini ilgilendirmektedir, ancak akademinin tartışma alanı olan içrek bir konuyu askeri/siyasal "kırmızı çizgi" olarak tanımlayarak bunu tabu haline getirmek yapılan en büyük yanlıştır. siyaset için askerin "tavsiyesi"nin tehditkarlığı, düşünsel bir mecrada uygulandığında toplum hayatına olan etkisi katlanmakta, özgür düşünce ve ifade kısıtlanmaktadır.
bu yazıyı daha önceden yazmaya niyetlenmemin ardından canlı dinlediğim yaşar büyükanıt'ın konuşmasını tekrar dinledim, ve yazılı olarak http://www.ntvmsnbc.com/news/405466.asp adresinden de yararlandım. buradaki metin o dönemde gazete çıkanların aksine kırpılmış değil tam metindir.
derdimi anlatmaya yaşar büyükanıt'ın konuşmasının tam metninden yararlanarak girmek ve bunu e-muhtıralarla da örneklendirerek devam ettirmek istiyorum.
ilk olarak genelkurmay başkanımız milliyetçilik tanımı üzerinden türk ve atatürk milliyetçiliğini tanımlamaktadır. ayrıca bunun ırk esasına dayanmadığını taahhüt ederek bizleri rahatlatmaktadır.
"atatürk, türkiye cumhuriyeti’ni kuran halka ‘türk’ denir demiştir. hiçbir etnik ayrım yapmamıştır. (...)türkiye'de bizim anladigimiz milliyetçilik anlayisiyla avrupa olaya farkli bakar. bugün ingiltere'de milliyetçilik dediğiniz zaman, nasyonal ırkçılık algılanır, yabancı düşmanlığı olarak algılanabilir. bugün bir çok ülkede siyahi futbolcular sahaya bile çıkamıyor yuhalanıyorlar. türkiye'de hiçbir zaman böyle bir olmamıştır. bundan sonra da olmaz. ırkçılığa dayalı bir yaklaşım, türk milletinin yapısına da terstir.”
sayın genelkurmay başkanı atatürk milliyetçiliğine atıf yaparken, hem tanım itibariyle bu milliyetçiliğin yuttaşlık esasına dayandığını ifade ediyor, hem de halkın içinde hiç bir ırkçı hareket olmamasını vakıa olarak sunuyor.
ardından konuşmanın en çok ilgi çeken terör ve kuzey ırak ile ilgili olan kısmı geliyor, ancak asıl önemli kısım bunun ardından gelen, ve konuşmasının başını da toparlayan tehdit edebiyatıdır.
"(...)bu tehditler, devletin temel yapısını ve değerlerini değiştirmekten, devletin kurum ve kuruluşlarını birbirine düşürmeye kadar değişen geniş bir yelpaze içinde faaliyetlerini sürdürmekte[dir](...).
bu çalışmaların doğal bir uzantısı olarak da devletimizin temel taşını teşkil eden atatürkçülük ve onu temsil eden tüm ortak değerleri yıpratma faaliyetlerine artan bir yoğunlukta devam etmektedirler.
"bu kapsamda yurt içinde ve yurt dışında bilimsellikten uzak, ön yargılı ve çeşitli tsk karşıtları tarafından raporlar hazırlanmakta. ve yine yurt dışında ve onlardan cesaret alarak yurt içinde atatürkçülüğün, artık dönemini doldurduğu ve işlevini bitirdiği, türkiye cumhuriyeti’nin önünde engel teşkil ettiği açıkça telaffuz edilmekte. anayasa’da değişiklik yapılarak, atatürkçülüğe atıf yapan bütün referansların kaldırılması gerektiği fikri benimsetilmeye tenezzül edilmekte. (...)"
burada genelkurmay başkanı'nın bir tesev çalışmasına açıkça atıfta bulunduğunu, harb okulları konuşmasından biliyoruz. raporun içindeki maddi hataları bularak, bu konuşmasında yapılan araştırmaların önyargılı olduğunu iddia etmişti. ancak yaşar büyükanıt bu noktadan da yola çıkarak, atatürkçülüğün "dönemini doldurduğunu" söyleyen herkesin bir tehdit olmaktan öte, bilimsellikten de uzak olduğunu vurguluyor.
"devletin anayasa geregi belirlenmis olan temel niteliklerini, kisacasi devlet düzenini reddeden bu fikirleri öne süren gereksiz ve hatta tehlikeli maceralara giren tartisma ortami yaratan bazilarinin ise gelecegin garantisi olarak görülen gençleri yetistiren akademik unvan tasiyan kisilerin olmasi meselenin vehametini daha da artirmaktadir. "
akademinin işlevsiz hale getirildiği ve müdahalenin en açık olduğu konuşmanın bu kısmı, açıkça söylemekten kaçındığı bazı temel niteliklerin reddini devlet düzeninin reddine eşit hale getiriliyor ve bu tehlikeye sebebiyet verenleri tehlikeli macera ortamı yaratmakla suçluyor. burada bahsedilen devlet düzeninin laiklik olmadığı artık açıktır, çünkü suçlanan akademisyenlerdir ve tesev örneğinden de tanıdığımız akademisyenlerin derdi devletin laiklik niteliği olmadığını biliyoruz. aksine daha konuşmasının başında atatürk'ü referans vererek bahsettiği milliyetçilik ilkesidir.
şimdi bu konuşmanın geriden başa doğru yaparsak, büyükanıt'ın derdinin laiklik ve cumhurbaşkanlığından çok terör ve bunu besleyen tehdit odakları olduğu anlaşılıyor. bu söylemini genel olarak, atatürk milliyetçiliğinin kasıtlı olarak yanlış anlaşılması ve anlatılmasından kaynaklandığını ifade ediyor. bu yanlış anlatımın da kasıtlı olması dolayısıyla bilimsellikten uzak olduğu ve zaten bu eleştirilerin gerçek dünyada varolmadığı iddiasıdır.
bu söylemde tsk gerçekliği ipotek altına almış, ve bunu yani resmi söylemi sorgulayan bilimi "tehdit" ilan etmiştir. atatürk milliyetçiliğinin türkiye'de geçerli olduğunu ve ırkçı milliyetçiliği kürtlerin bir uydurması olduğunu düşünenler bu yazıyı okuyanlar arasında da vardır eminim. bunların yanlışlığını kanıtlamak bu entrynin görevi olmadığı halde iki konudan bahsederek yönlendirmelerle bütün konuşmanın bilimsellik iddiasının sadece iktidar söylemi olduğunu anlatmaya çalışacağım.
öncelikle atatürk milliyetçiliği bir kitabı bulunmadığından dolayı (özellikle atatürk'ün kendisi tarafından), sadece bir ne mutlu türküm diyene aforizması üzerinden tartışılamaz. burada referans atatürk'ün kültür devrimi ve tarih yazımı sırasındaki tutumu olmalıdır, çünkü etrafına topladığı entelijensiyadan tarih yazımı sırasında istedikleri gayet açıktır. ilk örneği sözlükte bol bol alay edilen türk tarih tezidir. ayrıca tezi akademik anlamda tenkit edenlerin ülkeden ayrılması gerektiğini biliyoruz. (bkz: zeki velidi togan)
belaltı vurduğumu düşünenler olabilir ancak aksine, sonradan atatürk'ün ttk'nın başına geçireceği afet inam'ın doktora tezi bile özenle seçilmiştir. (bkz: afet inan/@feyerabend) türk halkının ırksal özellikleri tartışılarak almanya benzeri soya dayalı bir tarih yazılmıştır, özellikle de cumhuriyetin ilk yıllarında. * (bkz: türklüğü ölçmek)
atatürk döneminden sonra da bu yapı zaman zaman azalıp zaman zaman artarak ve de en önemlisi devletin de kurumlarına yansıyarak devam etmiştir. sadece bir kaç yönlerdirme:
(bkz: dokuzuncu büro)
(bkz: azınlıklar raporu/#9093854)
(bkz: 1936 beyannamesi/#7784519)
gelelim ikinci konu olan ırkçılığın türk milletinin özüne aykırı olmasına; daha birkaç hafta önce bu mecrada tartıştığımız ırkçı deyimlerden(#10840675) öte, bu ülke 6 7 eylül olaylarını yaşamıştır. tarih kitapları arapların ve ermenilerin arkadan vurması edebiyatıyla dolu iken, doksanlarda sovyetlerin de dağılmasının ardından türkü cumhuriyetlerdeki soydaşlarımız söylemi peydahlanmıştır.
sonuçta benim söyleyeceklerim genelkurmay başkanı'nın söyleminin aksine bir kanıt oluşturmaktan öte, gerçekleri yazmanın ipotek altına alınamayacağını örneklendirmektir. aynı şekilde akademinin de gerçekleri yazma üzerinde bir iktidar olmasına -kişisel olarak*- karşı da olsam, nihai olarak bir ülkede eli silahlı olanın diskur yaparak, "gerçek o değildir budur" demesi tam olarak epistemik tahakkümdür. primitif sınıfsal anlamda bu, askerin yönetime müdahalesi değil, toplumun tahayyülünü ve kültürünü şekillendiren sınıfına* bir darbe girişimidir.
13.06.2007
Subscribe to:
Comments (Atom)
